.

DÎL RÛBA

.

Geçen yıl 10 TM B Sınıfı’nın ve Rehber Öğretmeni Aytekin Sücü’nün gayretleriyle çıkan bu dergi, bu yıl 11 TM B Sınıfı ile yayın kolumuzun ortak çalışmasıyla bir sayı daha yayın imkânı buldu. Emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Bu gibi faaliyetlerin bizleri ne denli memnun ettiğini anlatamam.

Havalar ısınmaya başladı. ÖSS’nin iyice yaklaştığı bu sıralar tabiatın bu sıcak tebessümü bizi sevindirmekten çok tedirgin ediyor. ÖSS’ye yönelik çalışmalarımızda en ufak bir aksama istemediğimiz sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden öğrencilerimin bu tebessüme çok dikkat etmeleri gerekiyor.

Başka sayılarda tekrar buluşmak üzere…




Rüstem Şahin



SANA YENİLDİM

ZEYNEP BAYRAK 11 FEN



Karanlıkta yalın ayak dolaştığım günlere
Soframı kurup ekmek bulamadığım yerlere
Ne de çamurdan yaptığım tek odalı evlere yenilmedim
Ama sadece sana yenildim.


Birbirine karışan saçımın içinde kendimi bulmaya
Kokmuş elbiselerimle hayata bakmaya
Ne de üç beş adım sonrası tıkanıp kalmaya yenilmedim
Ama sadece sana yenildim.


Büyüsü kaybolmuş duygularıma
Hüznün değdiği göz kapaklarıma
Ne de acının sürüklediği uçurumlara yenilmedim
Ama sadece sana yenildim.


Soğuk nefesimin buğulaştıramadığı camlara
Beni sırılsıklam yapan yağmurlara
Ne de yaşadığım sürece yalnız kalmaya yenilmedim
Ama sadece sana yenildim.
.
.
.

EN KARLI YATIRIM


RÜSTEM ŞAHİN


Zaman zaman düşündüğümüz ve elimizdeki üç kuruşu nasıl değerlendirsek hesapları yapıp altından dolara, dolardan euraya çevirdiğimiz ve ismine yatırım dediğimiz çağımızın modern uğraşlar en tehlikeli hastalık olan cimriliği ve bencilliği körüklemekte. Bu yazımda sizlere içinde öğretim yaptığımız okulumuzdan yani Yusufeli Çok Programlı lisesinden bahsedeceğim.
1955 yılında ilkokul olarak başlayıp, 1972 yılında ortaokul ve lise, 1993 yılından itibaren de çok programlı liseye dönüşen okulumuzda, gelinen nokta nedir? Bu soruların cevabını aramadan mevcut durumumuzdan bahsedeyim biraz. Okulumuzun açılışından itibaren çatısı, camları ve ısınma sistemleri değişikliğe uğradı ama içerisinde önemli bir gelişme olmadı. Örneğin Fizik-Kimya- Biyoloji laboratuarımız maalesef ihtiyaçlarımıza cevap vermiyor. Öğrencilerimize deney yaptırabileceğimiz doğru düzgün araç gerecimiz yok.
Okulumuzun mevcut yapısı 250–300 kişiye cevap verebilecek kapasitede iken 450 öğrenciye hizmet ververmeye çalışıyoruz. Tabiî ki aklınıza şu gelebilir, “yöneticisiniz, ne işiniz var başka, bunları yapsanıza.” İş eğlenceye gelince - tabii ki bu da lazım – hiç kimse geri kalmıyor. Boğa güreşlerine bir bakıyoruz, boylara para vermek için birbirimizle yarışıyoruz. Sonuç olarak bir zenginimiz 2000 YTL’ ye hiç acımadan bir Pazar gününü eğlenmiş veya eğlendirmiş olarak akşam ediyor. Lütfen artık kendimize gelelim. Bunca ilköğretim ve ortaöğretim okullarımız ve buralarda geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımız var. Gerek bu çocuklarımıza burs veya buna benzer şekilde yardımlar yapmamız gerekse okulların fiziki mekânlarını iyileştirmek için bağışta yarışmamız gerekiyor.
Lisemizde şu anda gelinin nokta bizi memnun etmese de elimizdeki imkânları zorlayarak neredeyse mucizeler yapan öğretmen arkadaşlarımızın çalışmaları hiç de küçümseyemeyeceğimiz yerlere taşıyor bizi. Yukarıda belirttiğim araç ve gereçler olmadan bunu yapabiliyorlar. Gelinen ikinci ve göğsümüzü kabartan nokta, Sayın Valimiz Cengiz Aydoğdu’nun bir TV programında ;”Yusufeli’nde mükemmel bir kültür ve eğitim hazinesi var. Bu kültür ve hazineden Türkiye’yi yararlandırabilirsek Türk insanı işte o zaman huzura erecektir” sözlerini söylemesidir.
Evet öğrencilerimiz Bugün dahi “öğretmenim telefon buldum, para buldum , cüzdan buldum, saat buldum” vb unutulan kelimeleri bugün söyleyebiliyorlarsa , Yusufeli’ndeki ceza ve tevkif evi boşsa, sokakta insanlar eşyasını bırakıp köyüne gidebiliyorsa, belediye hoparlöründen ‘bir miktar para bulunmuştur’ sesleri duyulabiliyorsa valimizi, hatta başbakanımızı hata ve hatta eski Cumhurbaşkanlarımızdan Kenan Evren’i kendisine hayran bırakabilen bu Yusufelili olma idealine yatırım yapalım diyorum.



Ayağa Kalkarım
.
.
Adem Demirci


Soyumuz pehlevandır çok sert güreş tutarım
Elime geçirirsem lohum gibi yutarım
Yıllardır ben ekmeğe hep vitrinden bakarım
Dönere, kebaba saygıyla ayağa kalkarım



Nerde iş bulduksa çalıştık hiç of demeden
Karnımızı doyurduk şükür haram yemeden
Doğruyu söyledik hep eğip bükmeden
Efendiye, dürüste hürmetle ayağa kalkarım



Eğilmez hiç başımız namert önünde
Sevinmez kalbimiz dostun keder gününde
Harcadık ömrümüzü fotokopi yolunda
Telek sofrasına oturmam ayağa kalkarım


Hiç beklemezdin Adem, canımıza kasdetti
Üç beş kuruşluk, eski, bozuk çay seti
Geçti elektrik akımı vücuttan, yaktı, eritti
Dost yüzünde buldun şifa, bir tebessüm iyi etti*
Kadir kıymet bilmezlere isyan eder, ayağa kalkarım



* Dostlarımız yaptı büyük duayı
En sonunda bulduk tatlı yuvayı.





ÜLKÜ TAMER


EMRE AZAM YILMAZ 9/E

Dünyada birçok şair vardır. Bazıları öznel yazarken bazıları da yaşadığı dönemin, içinde bulunduğu toplumun birtakım alışkanlıklarından etkilenir. Ülkü TAMER bu tür şairlerden farklıdır. Genellikle kendi düşüncelerini yansıtır.
Ülkü TAMER, Gaziantep’in kışı yaşadığı bir zamanda(20 Şubat 1937) dünyaya gözlerini açmıştır. Şair olana dek ilk önce Robert Kolej’i bitirmiştir. Sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü'nde okumuştur. Yaşamı boyunca çevirmenlik, aktörlük, yayın yönetmenliği yapmıştır.
A, Gösteri, Kaynak, Papirüs, Sanat Olayı, Yeditepe, Yelken, Yeni Dergi, Varlık dergilerinde şiirlerini yayımlamıştır. İkinci Yeni ile başladığı şiirinde, her zaman kendine özgü olmayı başarmıştır. Türkü, koşma tadında, masalların, doğa görüntülerinin, çocuksu duyarlığını yansıtan özgür çağrışımların beslediği neşeli, humor yüklü şiirler yazmıştır; canlandırdığı dünyaya giderek toplumsal kaygılarla pekişen ölüm izleğini, kendi çocukluk dönemini yaşadığı yöreden yerel renkleri ve yaşama izlerini, izdüşümlerini taşımıştır.
Yapıtları:

*Soğuk Otların Altında (1959)
*Gök Onları Yanıltmaz (1960)
*Ezra ile Gary (1962)
*Virgülün Başından Geçenler (1965)
*İçime Çektiğim Hava Değil *Gökyüzüdür (1966)
*Sıragöller (1974)
*Seçme Şiirler (1981)
*Yanardağın Üstündeki Kuş (1986,
toplu şiirler)

Şiir çevirileri:

*Bir Barış Şarkısı
David Fernandez CHERICIAN
*Bolivyalı Küçük Asker
Nicolas GUILLEN
*İnsanları Çocuklara Bölen Öfke - César VALLEJO
*Kitle
César VALLEJO
*Kurşuna Dizilme
Nicolas GUILLEN




YİĞİDİ ÖLDÜR HAKKINI DA YE!!!


MUSTAFA OTHAN


Toplum içerisinde yaşayan birey farkında olmadan bazı değerlere sahip olabilir, hatta bunu bir kişilik yapısı haline de dönüştürebilir. Yaşadığımız toplum içerisinde neden sanata ve sanatçıya gereken değer verilmiyor ya da sanatla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlara sanatçı gözüyle bakılabiliyor? Bu sorulara biraz da olsa farklı bir açıdan yaklaşarak cevap vermeye çalışalım.

Bizlere ilkokuldan beri hep aynı hikâye anlatılır; bu hikâye ağustos böceği ile karıncanın hikâyesidir. Hikâyeyi kısaca hatırlayalım; karınca sürekli çalışır, çalışır, çalışır... Yaz demeden kış demeden çalışır. Pardon burada bir düzeltme yapalım, yazın çalışır kışın ise biriktirdiğini yer. Peki, bu arada ağustos böceği ne yapar; yazın o kavurucu sıcak günlerinde hep gezer, sırtında kemanı vardır ve gittiği yerlerde keman çalıp şarkı söyler, insanları eğlendirir, yani kış için hiçbir hazırlık yapmaz.

Ve gün gelir mevsim değişir yaz kışa döner, havalar soğur ve kar yağar, karınca yuvasında rahattır, biriktirdiğini yemeğe başlarken bizim ağustos böceği aç kalır ve çaresizce karıncanın kapısını çalıp yiyecek bir şeyler ister. Karınca ise göğsünü kabarta kabarta önce ağustos böceğine akıl verir ve sonrada ‘aciz’ muamelesi yapar.

Evet, hikâyemiz kısaca böyle ya da bize öğretilen kısaca böyle; karınca gibi olun, eğer ağustos böceği gibi olursanız aç kalırsınız, işte bu yüzden karınca gibi çalışkan olun, olun ki ömür boyu rahat edesiniz. – Belki burada haklılık payı var; çalışmak, bir şeyler için emek harcamak güzel ama diğer taraftan da bir başka çalışanın hakkını yememek lazım.-

Şimdi gelin bu hikâyeyi tersten okuyalım ve sanata, sanatçıya neden değer verilmediğinin bir nebzede olsa gerekçesini ortaya koyalım. Bu hikâyede aslında işin zor kısmını yapan ve çalışan ağustos böceğidir. Yazın o kavurucu sıcağında keman çalıp ahaliyi eğlendirmek kolay mıdır? Ya da başka bir soru soralım; ağustos böceğinin çaldığı müzik aletini kullanmak kolay mıdır? Bugün kaçımız bir müzik aletini çalabiliyoruz ki? Çok azımız bunu yapabiliyoruz. O da bir yetenek, durumu biraz değiştirmek lazım, nasıl mı? İşte böyle;

Ağustos böceği de karınca kadar çalışıp emek harcadığı için çalıştığının karşılığını alabilmeli, ötekiler tarafından gereksiz bir iş yapıyor diye değerlendirilmemeli ve hak ettiği yere gelmeli. Tıpkı günümüzdeki sanatçılara gereken değerin verilebilmesi gibi... Ama neeerdee...

Başka bir örnekten yolumuza devam edelim; ‘kızını serbest bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya varır...’ Bu örnekte görülmektedir ki kızın kaçtığı davulcu ve zurnacı gereksiz işlerle uğraşan kişilerdir yani toplumsal statü bakımından önemi olmayan bireylerdir. Kısacası burada da davulcular ve zurnacılar rencide edilmektedir. Oysa davulda çalmak, zurnada çalmak kolay bir iş değildir. İşte burada da yine sanatçının ve sanatın nasıl değersizleştirildiğini anlamaktayız.- Tabi farkında olmadan!-

Size bir soru; ‘zurnanın son deliği’ diye bir deyimimiz var. Acaba burada da bizlere farkında olmadan bir şeyler anlatılmak istenmiyor mu? Neyse artık bundan sonrasını sizlere bırakıyorum, gerisini siz düşünün. Konuya başlarken söylemiştim; toplumsal olarak kabul ettiklerimiz kimi zaman değerlerimizin yitirilmesine sebep olabilir. Sanatın ve sanatçının değersizleştirilmesi gibi. Önemli olan şu; olaylara ve olgulara değişik bir pencereden bakabilmek. Bunu yapmak da zor olmasa gerek.


SINAV KAYGISI

ALİ KEMAL GÜLCEMAL


Uzun bir süredir sınava hazırlanıyor ve sınavın yaklaşmasıyla beraber, gözle görülebilir bir endişe hali yaşıyor olabilirsiniz. Uykuya dalmakta güçlük çekiyor olabilir, yemek yiyememekten, iştahınızın azlığından şikâyet ediyor olabilir, hayattan aldınız zevkte bir azalma hissediyor olabilirsiniz. Peki, nedir bizi böylesine kaygılandıran, iştahınızı azaltan, uykunuzu bozan, hayattan aldığımızı zevki azaltan şey. Korku mu kaygı mı? Bu soruların cevabını verebilmek için öncelikle bu iki kavramı açıklamak gerekecektir.
Korku, gerçekleşmesi durumunda, bizde fiziksel bir sorun yaratacak olan durumlardır. Örneğin köpekten korkarız, çünkü bizi ısırması fiziksel bir rahatsızlığa neden olur.
Kaygı ise korkulmayacak, bizde aslında çok büyük fiziksel bir hasar meydana getirmeyecek bir durumdur. Örneğin üniversite sınavı sadece bir sınavdır. Bize fiziksel olarak bir zarar verir mi? Onu korkunç hale, kaygı duyulacak hale getiren bizleriz. Bizim o sınava bakış açımız.
Sınav Kaygısı Nasıl Tanınır?

Bir sınava girmeden günlerce önce sınavı başarıp başaramayacağınız kaygısı beyninizi aşırı meşgul ediyorsa ve yoğun bir kaygı hissediyorsanız üstelik bu kaygı sizi gündelik işinizi bozuyorsa, uykularınızı, yeme duyunuzu etkiliyorsa, neredeyse başka bir şey düşünmüyorsanız sınav kaygısına adaysınız demektir. Sınav ertesi gün, uyku tutmuyorsa, sınav saati ecel gibi yaklaşıyorsa, sınava girerken eliniz ayağınız titreyip soğuk terlemeye başladıysanız. Bir de sınavda beyniniz zonkluyor, sınav kâğıdını açmaya cesaret edemiyor, soruları heyecandan okuyamıyorsanız yoğun bir sınav kaygınız var demektir.

Hissedilen olumsuz duygular nelerdir?
- Ya başarısız olursam korkuları - Yeterince çalışmadığı için kendini suçlama - Kesinlikle başarılı olamayacağım yargıları- Sürenin çok yetersiz olduğunu düşünmek- Hiç bir şey hatırlamadığını hiç bir şey bilmediğini düşünmek - Sık sık alacağı notu düşünmek - Diğerlerinden farklı olduğunu, daha zayıf ve beceriksiz olduğunu düşünme- Sıkıntı bunaltı hisleri - Hareketsizleşme, ya da huzursuzluk, aşırı hareketlilik hissetme- Sınav sonuçlarının felaket olacağını düşünmek- Aile ve yakınlarını hayal kırıklığına uğratacağını düşünme- Ölsem de kurtulsam keşke bu duruma hiç düşmeseydim düşüncesi- Kaybederse asla tekrar denemeyeceğini ya da kendini toparlayamayacağını düşünme

Hissedilen fizyolojik belirtiler nelerdir?
- Çarpıntılar, düzensiz kalp atışları- Düzensiz solunum, hava açlığı- Ellerde titreme, vücut'ta ateş basması hissi- Baş dönmesi, bayılma, beyni boşalmış hisleri - Kas yorgunlukları, uyuşma, titremeler

Korkulmaması gereken bir durumdan korkmak ya da kaygı duyulmaması gereken bir olaydan kaygılanmak bizim anormal olduğumuzu göstermez mi?

Aksine kaygı bizim için belirli oranda gerekli olan bir şey. Çünkü eğer az miktarda kaygı duymuyorsak, sınav bizi heyecanlandırmıyorsa onu yeteri kadar istemiyoruz demektir. Çünkü bu kaygıdır aslında bizi hedefimize çeken, yönlendiren, bize, itici güç veren.

Öyleyse şunu söyleyebiliriz ki sınav kaygısı belirli oranda olduğunda bize fayda sağlayan, başarılı olmamız için bizi kamçılayan bir olgu. Sınav kaygısı yaşayan insanlar ya programlı çalışmışlar, kendilerine güvenleri tam, sınavı ölüm kalım savaşı durumuna getirmemiş insanlardır, ya da derslerine hiç çalışmamış sınavdan beklentisi olmayan tembel insanlardır.
Sınavla ilgili kaygımızı azaltmak için

Kaygımız ve heyecanlanmamıza neden olan duygular düşüncelerimizle şekilleniyor. Kaygımızı azaltmak için değiştirmemiz gereken düşünceler vardır.
Üniversite sınavı hayatta mutlu olmaya, başarılı olmaya giden yollardan sadece biridir.
1- Üniversite sınavı hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için tek yoldur. Böyle bir düşünceye sahipsek, kaygımızın artması muhtemeldir. Mantıklı bir şekilde düşünürsek, üniversite sınavı bizi hayatta başarıya ve mutluluğa götüren yollardan sadece biridir. Tek seçenek değil. Üniversite sınavını kazanamamış ancak hayatta başarıyı ve mutluluğu yakalamış milyonlarca insan var. Üniversiteyi kazanamasak da farklı alanlarda mutlu ve başarılı olabiliriz. 2- Sınavı kazanmak zorundayım. Sınavı mutlaka kazanmalıyım. Sınavı kazanmak bir istek ve seçim meselesidir. Mutlaka başarmalıyım, "şu okula gitmeliyim " gibi düşünceler yerine "sınavı kazanmak istemiyorum, şu okula gitmek istiyorum " şeklinde düşünmeliyiz. -meliyim - malıyım şeklindeki ifadeler düşünceleri istek olmaktan çıkarıp, yasa haline getirir. Yasalarda bir kesinlik vardır. Oysa bir isteği yerine gelmeyen bir kişinin başka bir isteği yerine gelebilir. 3- Kazanmazsam mahvolurum, hapı yutarım, komşuların yüzüne nasıl bakarım, ailemin yüzüne nasıl bakarım, çok korkunç olur. Bu gibi düşünceler kesinlikle gerçekle ilişkisi olmayan düşüncelerdir ve bize olumlu yönde hiç bir katkısı yoktur. Daha çok olumlu yönde düşünmeye çalışın. Geçmişteki yaptığınız güzel ve başarılı işleri düşünün. Okul yıllarında aldığınız başarılı sınav sonuçlarını, iyi yaptığınız işleri düşünün. Ben aptalım, ben zaten hiç bir şeyi beceremem demeyin. Bu tip düşünceler hem sizi amacınızdan uzaklaştırır, hem de hem endişelendirir. 4- Sınav sonucu benim iyi ya da kötü olduğumu gösterir. Sınav sadece bir bilgi sınavıdır. Bu nedenle öğrencinin ilgi, yetenek ve çalışma alışkanlıklarıyla kazanmış olduğu bilgilerin değerlendirmesidir. Kişiliğinizin değerlendirilmesi değil. Sınav başarınızla kişilik değerinizi eş görmeyin. Sınavlarda uygulanan testler; kişilik testler olmayıp bilgi ve başarı testleridir. 5- Sınavı kazanamamak her şeyin sonu olur. Bu hatalı bir düşünce yapısıdır. Mantıklı bir şekilde sınavı kazanma şansınız çok yüksek bile olsa, kendinize bir başka amaç düşünün. Bu amacın hayatınıza neler kazandıracağı üzerinde durun. Sınavda başarılı olarak, esas amacınıza ulaşmak birinci tercihinizdir. Başarılı olamadığınız taktirde yöneleceğiniz ise ikinci tercihiniz olacaktır. Biz sizin birinci tercihinize yerleşmenizi istiyoruz. Ancak ikinci tercihinize yerleşmekte dünyanın sonu değildir. Eğer bu düşünceyi içinize sindirebilirseniz gayretiniz ve çalışma isteğiniz azalmayacak ancak elinizi kolunuzu bağlayacak şiddetteki sınav stresinde kurtulmuş olacaksınız.



GELECEĞE MEKTUP

ZEYNEP BAYRAK 11 FEN

Sevgili Geleceğim;
Bu mektubu mefkûremin ucunda filizlenen ümit kıvılcımlarına bir buse selam kondurmak ve geleceğimi sağlam gözlerle izleyebilmek amacıyla yazıyorum.
Umutlarınla saadete kazıdığın yüreğimi senin emsalsiz faziletinle inşa ediyorum. Zamanın peşinde alevlenen umutlarım senin kararınla, sevinçlerim senin duygularınla, gözyaşlarımsa ellerinde ısıttığın sevginle gönlümün semalarında dans edecektir. Sana kavuşmak, umutlarımı kararlarınla tanıştırmak ve azmin doğurduğu başarıyı sana tattırmak bedenime hakim olan kalbimin müşkül görevidir. Günlerden haftalar, haftalardan aylar, aylardan yıllar elde edip sana bir adım daha yaklaşmak için saniyelerle arkadaş olup dakikaları kovalayacağım. Yeri geldiğinde bulutlarla beraber ağlayacak, yeri geldiğinde ise sana kavuşmak düşüncesiyle sevineceğim.
Kelimelerimin harflerinde ısınan geleceğim;
Umarım kalbinin bir köşesinde bana da yer ayırır, benim sadece hayallerle değil gerçekle dost olmama vesile olursun. Ve umarım hayalleri gerçeğe bulayıp umutlarıma öyle tattırırsın.
Günler, aylar, yıllar sonra buluşmak dileğiyle…




BEYAZ DİŞ



Jack London
1876 – 1916


TUBA ŞAHİN 9/E


Kızağın önündeki ve arkasındaki iki adam yılmadan, umutsuzluğa düşmeden yollarına devam ediyorlar. Kalın kürklere, yumuşak derilere sarılmışlar. Aradan birkaç saat geçiyor. Oldukça kısa süren günün ışıkları silinmeye yüz tutarken, uzaklardan bir çığlık sesi yükseliyor. Kendilerini takip edenlerin ısrarlı ulumalarına dikkat kesiliyorlar. Hava kararıyor ve sahipleri köpekleri nehir boyunca uzanan ladin koruluğuna yönlendiriyorlar. Kamp ateşi yakıyorlar. Kurt köpekleri kendi aralarında hırlaşıp dalaşıyorlar ama bulundukları yerden ayrılmayı göze alamıyorlar.
Köpekleri sopayla kovsan bile ateşin yanından uzaklaştıramazsın. Donduran kuzey ülkesinde yapılan yolculuklar sırasında yok olan bir köpeğin ardından söylenebileceklerin en ehemmiyetlisi ancak bu kadar olabilirdi. Daha nice köpeğin ya da insanın ardından da belki böyle güçlü metinler yazılmayacak.
Kuzeyin ormanlarında yaşam kavgası... Açlık ve hayatta kalma çabası... Beyaz Diş, bir kurt kırması; damarlarında hem kurt hem de köpek kanı taşıyor. Ormanda yapayalnız, hayatta kalmaya çalışıyor. Bir gün, o ana dek yaşadığı mağaranın duvarını geçip hayata atılıyor ve her şeyi en baştan keşfetmeye koyuluyor. Vahşî doğanın çetin şartları, yaratılışındaki sertliği gün geçtikçe daha çok besliyor. Ve sonunda Beyaz Diş, amansız bir kurt oluyor. Derken efendiyi, yani insanı tanıyor. Usta yazar Jack London, Beyaz Diş'te bir kurt ve ona "sahip çıkan" farklı efendiler elinden, evcilleşmeyi sorguluyor.




Kütüphane Haftası

HİLAL KÖSE 11 SOS A

(Mayıs ayının son haftası Kütüphane Haftası’ydı. İnönü İlköğretim Okulu bu hafta dolayısıyla ilçemizde bulunan okullardan seçilmiş öğrencilerden oluşan bir grupla bir panel düzenledi. Bizim okulumuzdan 11 SOS A sınıfı öğrencilerinden Hilal Köse katıldı bu etkinliğe. Öğrencimizin yaptığı konuşma metnini aşağıda yayımlıyor, bu vesileyle de panelde gösterdiği başarıdan dolayı hem kendisine rehberlik yapan Edebiyat Öğretmenimiz Aytekin Sücü Hocamıza hem de kendisine teşekkürlerimizi sunuyoruz.)
Öncelikle herkesi selamlayarak başlamak istiyorum konuşmama. Esasında nereden başlayacağımı bilemediğim ya da neresinden başlarsam başlayayım, başlamak için büyük heyecan ve sabırsızlık duyacağım bir konu üzerinde konuşmak için toplanmış bulunuyoruz. Bu büyük bir mutluluk benim için.
Kitabın toplumumuzdaki yerinden çok toplumdaki ve bizzat insanın kendisindeki yerinden başlamak istiyorum.
Şunu iyi biliyorum ki buraya gelen herkes kitap okumanın ne kadar önemli bir eylem olduğunun farkındadır. Bakınız kalem süresi şu mübarek ayetle başlar: “Nun. Kaleme ve yazdıklarına and olsun.” Evet, sevgili büyüklerim ve arkadaşlarım okumak ve yazmak ulvi bir eylemdir. Bu ulvi bağlılığı şu güzel ifadelerle anlatmak isterim:
Yarasaların geceye sığmakta zorlandıkları bir vakitte yüreğin ta derinliklerinden gelen bir sesle ve özenerek kurulmuş bir cümleye aşık olmakla başlar okuma tutkusu. Büyük bir aşkla da devam eder. Bana aşkın tanımı sorulduğunda onu hep okuma ve yazmayla ilişkilendiririm. Kişiler ve toplumlar barış için verecekleri mücadelede, ancak bu aşkla muvaffak olacaklardır.
Kitap okumak şu açıdan da bulunmaz bir nimettir arkadaşlar: Okumak insanı çok değişik hayallere ve çok farklı coğrafyadaki olayların içine gezmeye çıkarır. Bazen Tolstoy’un bir hikâyesiyle Rusya’da bir yoksul mahalledeki olayların içinde bulursunuz kendinizi, bazen Jack London’la macera arayışına çıkarsınız. Kimi zaman Aytmatov’un Cemile’si olur, kimi zaman Çukurova’da …………. ……… ve onun için mücadele eden İnce Memed’in yandaşı olursunuz. 9. Hariciye Koğuşunda yatan hasta gencin hayalleriyle bir tutarken hayallerinizi Tolganay Teyze’ye üzülmek gelir içinizden Kırgızistan steplerinde.
Ben kitap okumayı yaşam tarzı haline getirmeye çalışan biri olarak şunu özellikle ifade etmek isterim ki bibliyomanyaklık derecesinde kitap okuma hastalığına tutulmuş insanların söyledikleri her söz kayda değer, bu uğurda kurdukları her tümce ve yaptıkları her eylem kutsaldır.
Ölümümüz bile başucumuzdaki bir kitabın refakatinde olsun.
“Kaleme ve yazdıklarına and olsun.”

Mart 2007









Anadolu liseleri eğitim sistemini tahrip etti


Ali Sezer│11 BİL

Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan, öğrenci ve velilerin gözdesi haline gelen 'Anadolu liselerinin sayısının 600'ü geçtiğini ve eğitim sistemini tahrip eder hale geldiğini' söyledi.
Erdoğan, "Eğitim tarihimizde olmadık bir şekilde sosyal sınıflar oluştu. Böyle bir tehlike yaşıyoruz." dedi. Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği tarafından Antalya'da düzenlenen 'Öğretmen eğitimi' konulu sempozyumda söz alan Erdoğan, "Anadolu liseleri toplumda talep gördü, sayıları arttı. Ama eğitim sistemimizi işleyiş olarak tahrip eder hale geldi. 20 yıl öncesine kadar her lisemizin iddiası vardı; ancak bugün üniversiteye öğrenci gönderen veya gönderemeyen okullar tasnifiyle karşı karşıyayız." diye konuştu. Erdoğan sınav sistemini değiştirmek veya kaldırmak gerektiğini savundu. Lise iki ve üçüncü sınıflarda öğrencilerin derslere ilgisiz olduklarına dikkat çeken İrfan Erdoğan, "Okulda öğretmenin yaptığı sınavların önemli hale getirilmesinden başka yolumuz yok. Ancak 2 soruyla sınav yapan öğretmen de var, 20 soruyla yapan da. İkisinin yaptığı değerlendirmenin sağlıklı bir sonuç vereceğini söylemek zor. Ortak bir anlayışın öğretmenin elinde olması gerekir." ifadelerini kullandı.









Milli Eğitim, ders kitaplarını CD ile destekleyecek

Emrah Kaplan│9 D

Milli Eğitim Bakanlığı, ilk ve orta dereceli okullarda okutulan ders kitaplarının tamamını internet ve CD ortamına aktarıyor. E-kitap adı verilen projede elektronik ortama taşınan kitapların, basılı kitaplardan üstün tarafları olacak.

Öğrenci, bu sayede derste işlediği konularla ilgili bilgi, fotoğraf, resim ve filmlere rahatlıkla ulaşabilecek. Proje hakkında bilgi veren Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan, işlenen ünitelerle ilgili bir kütüphanede bulunabilecek kadar bilginin e-kitapta olacağını anlattı. Erdoğan, "Ders kitaplarımızda en iyi anlatılan konu bile birkaç sayfa bilgiden ibaret. E-kitapla öğrencinin araştırma yapmasını teşvik edeceğiz." dedi.

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan, projenin faydalarını şöyle anlattı: "Çanakkale Savaşı konusu işlenirken e-kitaba giren öğrenci, savaşla ilgili çok sayıda fotoğrafa bakacak, filmler seyredecek. İsterse bir tuşa basarak konularla ilgili Anabritanica gibi ansiklopedilere de bakabilecek." Projeyle kütüphane dolusu bilgilerin öğrencinin ders kitabına girmesinin sağlanacağını belirten Erdoğan, "E-kitap çıkınca normal kitaplar kalkmayacak; ama öğrencinin araştırma yapmasına, sorgulamasına büyük imkan sağlanacak. Bu sayede çocuklar ev ödevleri hazırlamak için internet kafelere yönlendirilmemiş olacak. Çünkü ders kitabındaki bilgilerle çocuklar gerekirse powerpoint sunum bile hazırlama imkanı bulacak." dedi. E-kitaplarda her ünite ve her konunun sonunda dersi anlayıp anlamadığını kontrol etmek amacıyla soru cevaplama sisteminin olacağını kaydeden Erdoğan, bu sayede öğrencinin dersi anlamadan başka bir konuya geçemeyeceğini vurguladı. E-kitapların 2007-2008 eğitim dönemine yetişmesi için Talim Terbiye Kurulu uzmanlarının çalıştığını bildiren Erdoğan, çalışmalar bittiğinde kitapların hem internet hem de CD ortamına aktarılacağını söyledi.









Ropörtaj








Okulumuz 11 TM B sınıfı öğrencilerinden Mükrime Temiz, gazetemiz adına Okul Müdürü Rüstem Şahin’le bir söyleşi yaptı. Merak edeceğinizi düşündüğümüz sorular yöneltti müdürümüze.



Mükrime Temiz: Ahval-i Çepele adına sizinle bir söyleşi yapmak istiyoruz, müsaitseniz şayet.
Rüstem Şahin: Tabii buyurun.
M.T: Geçen eğitim-öğretim yılının bir değerlendirmesini yapabilir misiniz?
R.Ş: Öncelikle bunca yoğun dersler ve ÖSS telaşı içerisinde bu gibi sosyal etkinliklere zaman ayırdığınız için size teşekkür ederim.
2005-2006 ÖSS’de Artvin’de düz liseler ve meslek liseleri ile çok programlı liseler hatta başka Anadolu liselerini de geride bırakarak iyi bir derece yaptık. Tabiî ki bu başarı şahsıma ait değil. Başarı; hafta içi ders bitimlerinde ve hafta sonu istirahatlarını feda ederek öğrencilerin başarılarını arttırmak isteyen değerli öğretmenlerime aittir. Biz sadece okulun imkânlarını onların hizmetlerine sunduk. Başarının ikinci sahibi ise siz sevgili öğrencilerimizsiniz. Sizler gayret ve istekli olmasanız başarının santim artması söz konusu bile olamaz.
M.T: Bu yıl yapılan çalışmalar dikkate alınacak olursa, öğrencilerinizden ÖSS’de geçen yıla oranla ne kadar başarılı olacaklarını bekliyorsunuz.
R Ş: Bu yıl elde edeceğimiz başarının geçen yıla oranla daha da artacağına inancım sonsuzdur. Ama bu yeterli değil. Sayısal değerler de yüksek olsak da bunu yüzdelik oranda da arttırmadıkça yeterli görmeyeceğiz.
M.T: Bu yıl okulumuzda ÖSS’ye yönelik yapılan çalışmalar hakkında gazetemize bilgi verebilir misiniz?
R.Ş: Bu yıl dönem başından itibaren gönüllü öğretmenlerimiz Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Aytekin Sücü, Vedat Eğilmez; Tarih Öğretmeni Erkin Tokgöz, Coğrafya Öğretmeni Yılmaz Yılmaz, Felsefe Öğretmeni Fevzi Karakuş Müdür Yardımcısı Mustafa Genç Beyler, ÖSS’ye yönelik hafta içleri, hafta sonları ücretsiz kurslar vermektedirler. Özelikle sömestrde 12 gün boyunca Aytekin Sücü ve Erkin Tokgöz tarafından her gün bir deneme sınavı yapılmış ve sonuçları titizlikle değerlendirilmiştir. Bunlar çok önemli –çok önemsediğimiz- çalışmalardır. Bunun dışında ücretli olarak matematik kursu açılmış Lise 1 ve 2 . sınıf öğrencilerinin istifadesine sunulmuştur.
Ayrıca Milli Eğitim Müdürümüz İbrahim Yaşar Tekin Bey’in başkanlığında yapılan bir toplantıda, öğrencilerimizin Türkiye genelinde yapılan denemelerde nerede olduklarını görebilmek için mart- nisan ve mayıs aylarında, ilçedeki tüm lise son sınıf öğrencilerinin katılacağı üç deneme sınavı için girişimlerde bulunulması kararı alındı.
M.T: İkinci dönemin başında okulumuza bağlı olarak bir kız öğrenci yurdu açıldı. Bu yurt beklentilere cevap verebildi mi?
R.Ş: Kız yurdunun ikinci dönem açılası beklentilerimize cevap vermedi. Neden diye soracaksınız tabii. Çünkü köy okullarımızdan mezun ve oldukça başarılı, bizim bildiğimiz yaklaşık on beş öğrenci barınacak yer bulamadıkları için liseye kayıt yaptıramadı. Önceki yıllarda da mağdur öğrenci sayısı değişse de durum aynıydı. Kız yurdu açma girişimlerimizin amacı, onların okuma hakkını geri vermekti. Ama yurdun açılışının ikinci döneme kalması bu olumsuz durumu değiştirmedi. Yine de bir yıl da ara vermiş olsalar da önümüzdeki yıl kayıt yaptırabilecek olmaları sevindirici. 2007–2008 eğitim – öğretim yılında bahsettiğimiz konumda olan kız öğrencilerimizin lisemize veya İmam Hatip Lisesine kayıp yapmalarını isterim. Kız öğrenci yurdumuz 81 yatak kapasiteli olarak açılmış olup şu an 38 öğrencimize hizmet vermektedir.
M.T: Kız yurdunun eksiklikleri var mı?
R.Ş: Yurdun ihtiyaçları biraz geç de olsa tamamlanmak üzere. Şu an acil ihtiyaçların tümü tamamlandı. Sosyal ve sportif ihtiyaçları karşılamak için çalışmalarımız sürüyor. Şu anda Kazım Karabekir İlköğretim Okulu yurdun bir katında eğitime devam ettiğinden bu dönem bir sıkışıklık yaşayacağız. Gelecek yıl bu katımız boşaltılacak ve kızlarımız TV odası, bilgisayar odası ve spor odası gibi alanlara kavuşacak. Böylece yurdun kalitesini arttırmış olacağız.
M.T: Geçen yıl okulumuzun değişik yerlerine kamera takıldı. Bunu yapmakla hedeflenen amaçlara ulaşıldı mı? Yada kameraların okulumuza faydası nedir?
R.Ş: Kameraların takılmasının birinci amacı, geçen yıl tartışıldığı gibi öğrencilerin hareketlerini izlemek değildi.






Kız Yurdu Açıldı

.

.



Kübra TOPRAK 11 SOS A

2006-2007 Eğitim ve öğretim yılının ikinci yarısında 81 kişilik yatak kapasitesiyle açılan kız yurdu şu an 38 kişiye hizmet vermektedir. Eski Sağlık Meslek Lisesi’nin yerine yapılan yurtta 4 koğuş, 1 öğretmenler odası, 1 etüt odası ve yemek salonundan oluşmaktadır. Yeteri kadar yatak, yastık ve çarşaf Eğitim Araçları Donatım Daire Başkanlığı tarafından karşılandı. Okul Müdürümüz Rüstem Şahin’in büyük hayali olan kız yurdu böylelikle büyük oranda ihtiyaçlarını tamamlamış oldu. Remi açılışı henüz yapılmamış olan yurdun, uğrunda verilen emeklerin karşılığını yakın zamanda Türk toplumuna vereceğine inanıyoruz ■





Bilgisayar Ortamında Okul Yıllığı Yapılacak

Ali SEZER 11 BİL




Okulumuzun Bilgisayar Öğretmeni Umut Yıldırım rehberliğinde Nurcan Demirkıran ve Melek Kasap, bu yıl mezun olacak öğrencilerin lise ile ilgili anılarını canlı tutmaları için bir okul yıllığı hazırlayacak. CD formatında hazırlanacak olan yıllıkta, her son sınıf öğrencilerinin resimleri, video görüntüleri ve haklarında yapılmış yorumları yer alacak. Yapımında görev almak isteyen veya farklı görüş bildirmek isteyen öğrenciler kısa zaman içinde projelerini Umut Yıldırım Hocamıza iletmeleri gerekiyor ■






ÖSS Başvuruları Başladı

Oğuz TURAN 11 METAL

12 Şubat 2007 tarihinde ÖSS başvuruları başladı. Geçen yıl belirlenen başvuru merkezlerinde devam eden kayıt işlemleri bu yıl geçen yıla nazaran yoğun değil. Randevu ile çalışılmadığı için önceki yıl gözlenen yığılmalar olmuyor.
Geçen yıl başvuru merkezlerinde fotoğraf çektirmiş kişiler bu yıl internetten kendileri başvurabiliyor.
Başvuru merkezlerinden biri de okulumuz. Müdür Yardımcısı Mustafa Genç derslerin dışında bütün zamanını kayıt işlerine ayırıyor.
Geçen yıl 325 kişi okulumuzda kayıt yaptırmıştı. Bunlardan 157’si okulumuzun son sınıf düzeyindeki öğrencileriydi. Bu sene şimdiye kadar 219 öğrenci kayıt yapmış bulunmakta. Kayıtlar tüm hızla devam etmekte. Okulumuz Müdür Yardımcısı Mustafa Genç’e kolay gelsin diyoruz ■






ÖSS HAZIRLIK KURSLARI


Zeynep Bayrak│11 Fen


Okulumuzda açılmış olan ÖSS hazırlık kursları tüm hızıyla devam etmektedir. Sene başında başlayan Ücretsiz kursta Edebiyat Öğretmenleri Aytekin Sücü ve Vedat Eğilmez, Tarih Öğretmeni Erkin Tokgöz, Coğrafya Öğretmeni Yılmaz Yılmaz, Felsefe Öğretmeni Fevzi Karakuş, Fizik Öğretmeni Nurgül Yıldırım, Kimya Öğretmeni Mustafa Genç, Biyoloji Öğretmeni Şefiye Yıldırım eğitim vermektedirler.

Diğer yandan yine sene başında açılan ücretli matematik kursuna, Kurstan Sorumlu Müdür Yardımcısı Necmettin Yılmaz yönetiminde, Matematik Öğretmenleri: Mukadder Kargı ve Mehmet Ali Demirci devam etmektedir.

Bu kursların paralelinde Okulumuz Edebiyat Öğretmeni Aytekin Sücü ve Tarih Öğretmeni Erkin Tokgöz, ara tatilde 12 günlük kamp programı düzenlemiş, bu program dâhilinde yine bu iki öğretmenimiz tarafından kurslar, etütler ve gün aşırı deneme sınavları yapılmıştır. ( Ara tatil kurslarına matematik öğretmenleri Mukadder Kargı ve Mehmet Ali Demirci, Kimya Öğretmeni Mustafa Genç verdikleri derslerle destek vermişlerdir.)






Okul Kütüphanemiz Çağı Yakaladı

Emrah Kaplan│9 D

Okul kütüphanesine kitapların kayıtları ve takibi için bir bilgisayar ve bu işleri pratikleştirmek için de barkot okuma cihazı tedarik edildi. Kütüphane Kulübü Rehber Öğretmeni Zeynep Özlem’den alına bilgilere göre kütüphanemizde bulunan bütün kitaplara kısa süre içinde barkot yapıştırılıp bilgisayara kaydedilecek. Bu işlemler bittikten sonra kütüphanemizden kitap alma işlemi hem daha kolaylaşmış olacak hem de kitap takibi daha sağlıklı bir şekilde yapılacak. Ayrıca aradığımız kitabın kütüphanede olup olmadığını anında öğrenecek olmamız da cabası. Emeği geçen herkese okul adına teşekkürlerimizi sunuyoruz.






Çevre Kulübümüz çalışmalarına başladı

Mustafa Akın Alkan│10 TM B



Serkan Sözbilir rehberliğindeki "Çevre Kulübü", geçen yıl ilkbaharda okul bahçesine 85 adet fide halinde çiçek dikimi yapmıştı. Ayrıca tohum halinde de çiçek ekimi yapılmış ve okulumuzun bahçesi daha güzel bir görünüm kazanmıştı. Bu yıl da havaların ısınmasıyla birlikte çalışmalarına başlayan kulüp, bahçemize gül çelikleri dikti. Aynı zamanda budama yapıldı ve yeni çiçek tohumları ekildi. Çevre Kulübü Rehber Öğretmeni Serkan Sözbilir gazetemize, okul bahçesinde oynayan öğrencilerimizin dikili alanlara çok dikkat etmesi gerektiğini aksi taktirde bütün çalışmalarının neticesiz kalacağını söyledi. Kaçan toplarını almak için paldır küldür dikili alanlara dalan öğrencilerimize duyurulur.




Ahmet Cevdet Paşa (1823- 1895)






Erkin TOKGÖZ Tarih Öğretmeni






Günümüz önemli ilim adamlarından İlber ortaylı’nın deyimiyle; “ Medresenin son gülü”, Ünlü Osmanlı devlet adamı , tarihçi ve hukukçusu.. Tarihimizde gurur duyabileceğimiz çok önemli bir münevverimiz. Ancak yeni nesillerimiz bu değerimizi yeterince tanıyor mu? Günümüz insanı bırakın onun eserlerinin içeriğini bilmeyi, acaba isimlerini duymuş mu? Maalesef bu sorunun cevabı hayırdır. Bunu bildiğimizden, en azından ismini duyurmak ve aslında çok yakın bir tarihimizde yaşamış bu aydın insanı bir nebze olsun tanıtmak istedik.

Kimdir Ahmet Cevdet Paşa?....1823 yılında Bulgaristan’ın Lofça(şimdiki adı Loveç) kasabasında doğdu. Asıl adı Ahmet olup Cevdet mahlasını İstanbul’da eğitim gördüğü sırada Şair Süleyman Fehmi Efendi’den almıştır. Babası Lofça ileri gelenlerinden ve meclis azasından Hacı İsmail Ağa, annesi yine Lofçalı Topuzoğlu hanedanından Ayşe Sümbül Hanım’dır.

Küçük yaşlarda kendisini ilim yoluna veren Ahmet Cevdet Paşa, devrin meşhur üstatlarından muhtelif dersler alarak yetişti. Arapça, Farsça, Fransızca ve Bulgarca’yı öğrendi. Daha talebelik yıllarında ders verme icazetine layık görüldü.
Kendini edebiyat ve şiirde gösteren Cevdet Paşa, diğer taraftan Mesnevî hanlık icazetini aldı. O kendi ifadesine göre tahsili sırasında tatil zamanlarında bile sürekli kitap okumuştur. Sadece bayram günlerinde çalışmalarına ara vermiştir.

İlkönce Halep Valililiğine tayin edildi. İki yıl süren bu görevden sonra Ahmet Cevdet Paşa’ya Divan-ı Ahkam-ı Adliye başkanlığı verildi. Divanın nezarete çevrilmesi üzerine Adliye Nazırı oldu. Bu dönemde nizamî mahkemeler teşkilatını kurarak bununla ilgili kanun ve nizamnameleri hazırladı. Engin bilgisi, ikna gücü, dirayeti ve vakarı ile temayüz etmesinin tabii neticesinde Devlet-i Aliyye’de birçok önemli vazifelerde bulundu. Cevdet Paşa’nın dikkat çeken yönlerinden biri de sahibi olduğu makamın hakkını vermesidir. Makamın mahkûmu değil, hâkimi olmuştur. Engin görüşü ve sağlıklı bakış açısıyla kendisine güvenenleri mahcup etmemiştir.

Paşa’nın Adalet Bakanlığı, Osmanlı’nın batılılaşmaya çalıştığı bir döneme rastlamıştı. Bu temayül hukuki yapımızı da tesiri altına almıştı. Her şeyiyle batıllılaşmayı kafasına koymuş son dönem Osmanlı aydınlarının aksine Cevdet paşa, Hanefî fıkhına dayalı bir kanun kitabının hazırlanması gerektiği düşüncesi fikrini ileri sürdü. Bu teklif Avrupa’dan tercüme edilmek istenen ithal kanuna mâni olmak maksadına matuftu. Öyle de oldu. Gerekli merciiler tarafından Bab-ı Ali’de teşkil edilen ‘Mecelle-i Ahkam-ı Adliye Cemiyeti’nin reisliğine getirildi.

Ve devrin önde gelen fıkıh âlimlerinin de yer aldığı bu cemiyet “Mecelle”nin ilk dört kitabını yayımlamaya muvaffak oldu. Bundan sonra birkaç kez görevden alınıp başka görevlere getirildiyse de “Mecelle”, Ahmet Cevdet Paşa ile müsemma olmuştur. Mecelle, dünya hukuk âleminde ve bilhassa Mısır, Suriye ve diğer İslam ülkelerinde takdir ve şükranla karşılanmış; ilmî ve hukukî kıymeti hakkında günlerce neşriyat yapılmış bir kanun olmuştur. İslam âleminde batılı kanunlar formunda düzenlenen ilk kanun Mecelle’dir.

Kısa süren Evkaf Bakanlığı’ndan sonra Maarif Nazırlığı’na getirilir. Cevdet Paşa statükocu bir idareci değil, bir şeyler yapmayı düşünen, düşündüğünü uygulamaya çalışan yürekli bir idareciydi. Öyle ki getirildiği Maarif Nazırlığı’nda; ilkokullardan yüksek okullara kadar her seviyede ders programları yapıldı, yeni bir elif be cüzü hazırlandı. “İbtidaiyye” adıyla modern usulde bir ilkokul açıldı. Daru-l Muallimin teşkilatı; Sıbyan, Rüştiye, İdadî olmak üzere üç dereceye ayrılarak yeniden düzenlendi. Buralarda okutulmak üzere; “Kavaid-i Türkiye”, “Mi’yar-ı Sedat” ve “Adab-ı Sedat” adını taşıyan okul kitapları yazdı. “İnsan doğuştan medeniyete yatkındır.” diyen Cevdet Paşa, Tanzimat döneminin en önemli şahsiyetlerinden biridir. Türk- İslam ve doğu kültürü ile yenilikçi batı arasında senteze yapmaya çalışmış bir şahsiyettir. Osmanlı müesseselerinin İslamî esaslara dayandığını dikkate alarak Batı devletleriyle Osmanlı Devleti’nin farklı din ve medeniyetlerden doğduğunu, bu sebeple de her yönden batılılaşmanın hem yanlış hem de imkânsız olduğunu düşünmüş, sonuç olarak Batı taklitçiliğine ve maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır.
Yeniciliğe de açık olan Cevdet Paşa, Batı’nın pozitif alandaki üstünlüğünü kabul ederek Osmanlı müesseselerinin batı tarzında ıslahını savunmuştu.
Osmanlı’nın büyüklüğünü Hilafet ile Saltanat’ın birleşmesinde gören Cevdet Paşa, Meclis-i Mebusan’ın kapatılması sırasında 2. Abdülhamit’i haklı bularak desteklemiş ve Mithat Paşa'nın Yıldız Mahkemesi’ndeki yargılanmasında önemli rol oynamıştır.
Birçok yönüyle ileri çıkmış olan Cevdet Paşa'nın belki de en öne çıkan yönü tarihçiliğidir. A. Hamdi Tanpınar’ın, “İbn-i Haldun’un son şakirdi.” dediği Cevdet Paşa'nın tarihçiliğinde İbn-i Haldun’un görüşlerinin ciddi tesiri olmuştur. “Tarih-i Cevdet” namıyla bilinen ve 6 cilt olarak neşredilen tarih kitabı takdire şayandır. Bunun yanı sıra “Kısas-ı Enbiya” , “Tezakir” eserleri vardır. “Tezakir” kendisinin içerisinde bulunduğu olaylara dair notlardan teşekkül etmiş bir hatırat niteliği taşımaktadır. “Maruzat” 2. Abdülhamit’in isteği üzerine kaleme almış olduğu tarihî ve siyasî olayları hâvî eseridir.
“Tatili tatil” eden Cevdet Paşa itibar edilen ve itibar gören tutumuyla ilim çevresine, siyaset adamlarına ve kendisini yetiştirmek isteyen genç kuşağa örnek gösterilecek değerli bir devlet adamıdır.






DUYGUSAL ZEKÂ NEDİR?






Ali Kemal Gülcemal│Rehberlik Öğretmeni






Daniel Goleman “Duygusal Zekâ” adlı kitabıyla yepyeni bir kavram ortaya attı. Uzun zamandır başarılı olmanın derecesi IQ ile ölçülürdü. Yapılan araştırmalara göre “duygusal zeka” (EQ) insanların kişisel ve mesleki anlamda başarılı olmalarını IQ’ dan çok daha fazla etkilendiğini gösterdi.

Duygusal zekâ ile insanların ortak duyguları, iletişim becerileri, insanlık anlayışları, incelik, zarafet, kibarlık, nezaket vs. gibi yetenekleri tanımlanmaktadır.
Duygusal zekâ, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkilerimizi doğrudan etkiler. Yani duygusal zekâ bir taraftan kendi gelişimimizi ve olgunlaşmamızı diğer taraftan da yeteneklerimiz ile diğer insanlarla aramızda olan ilişkileri tanımlar.
Duygusal ve sosyal kapasitesi yüksek kişiler -yani, duygularını iyi bilen, onları kontrol edebilen, başkalarının duygularını anlayan ve bunları ustalıkla idare edebilenler - hayatlarının gerek özel gerekse mesleki alanlarında daha başarılıdırlar.
1990 yılında Harvard Üniversitesi’nden psikoloji profesörleri, insanların duygusal alandaki yetilerini bilimsel olarak ölçmeyi denemişlerdir. Bu hocaların bulguları, bazı insanların diğerlerinden, kendi duygularını tanımlamada, başkalarının duygularını tanımlamada ve duygusal konularda problem çözmede daha iyi olabileceğini ortaya koyuyordu. Geçtiğimiz on yılda bu profesörler, duygusal zekâmızı ölçmeye yönelik iki değişik test geliştirdiler.Günümüzde yapılan araştırmaların sonuçlarında bazılarına göre;
Çeşitli nedenlerden dolayı insanlar arası ilişkilerde kopukluklar olduğu,
En zengin ülke insanlarının bile mutsuz olduğu,
Hayatta başarı için sadece IQ’nun yeterli olmadığı görülmektedir. Araştırmalar, IQ’nun hayattaki başarıya katkısının %10’dan fazla olmadığını göstermektedir. Yüksek IQ, başarının, prestijin veya mutlu bir yaşamın garantisi olmadığı halde, okullarımızda ve kültürümüzde akademik yetkinlik hala ön planda tutulmakta; günlük hayatımızda büyük önem taşıyan sosyal ve duygusal becerilerin geliştirilmesi ihmal edilmektedir.Bu ve buna benzer önemli eksikliklerin giderilmesi, duyguların eğitilmesi yani duygusal zekâ eğitimi ile mümkündür. İnsan beyninin nasıl çalıştığına dair yapılan çalışmalar göstermiştir ki duygusal becerilerin gelişimi, doğumdan gençliğin sonuna kadar devam eden gelişim çağında daha kolay oluyor. Bu nedenle bu konuda okullarda verilecek duygusal eğitim öne çıkmaktadır.
Bu eğitim, sade­ce "sorunlu" olarak tanımlanan ve geride kalan çocukların eksiklik­lerini telafi etsin diye öğretilen bir şey değil, her çocuk için mutla­ka gerekli bir beceriler ve anlayışların bir bütünüdür. Burada amaç, eğitmek için duyguyu kullanmak yerine, bizzat duygunun kendini eğitmektir.
Duygusal zekâ için özellikle aşağıdaki yetkinlikler belirleyicidir.
Kendini tanımak: Kişinin kendi duygularını, ihtiyaçlarını, hedeflerini tanıması, tercihlerini yapabilmesi ve sahip olduğu şahsi gücünün ve kaynaklarının farkında olması anlamına gelir. Kendini tanımakla insanlar belirli pozisyonlarda nasıl hareket edeceklerini, neye ihtiyaç duyduklarını veya kendilerinde ne gibi değişiklik yapmaları gerektiğini fark ederler.
Kendini yönetmek: Kişinin sahip olduğu duygu ve düşüncelerini kontrol ederek yönlendirmesi. Bu beceri ile duygularımızın esiri olmaktan kurtulup onları yönlendirebiliyoruz. Örneğin: bir olay bizi çok kızdırdığında, kendi kendimizi sakinleştirerek, yanlış bir karar vermekten veya yanlış bir davranışta bulunmaktan kaçınırız.
Motivasyon: İnsanın kendini motive edebilmesi, daima başarma isteğine ve heyecanına sahip olması demektir. Bu yetenek özellikle zorlukların çıkmasında veya işlerin istenilenin dışında gelişmesi durumlarında çok faydalı olur. Kendini motive edebilen insan, zorluklar karşısında yılmadan kendinde devam etme gücünü bulur daha metanetli olurlar.
Empati: kişinin başka insanların duygularını, ihtiyaçlarını, kaygılarını anlayabilmesi, kendini onların yerine koyabilmesi demektir. Söz konusu olan onlar gibi düşünebilip, davranabilmek, onları oldukları gibi kabullenebilmek ve hal ve hareketlerine saygı göstermektir. Sosyal Yetkinlik: Sosyal Yetkinlik insanların başkalarıyla ilişki kurabilmesi ve bu ilişkilerin uzun süre geçerliliğini koruyabilmesi becerilerini kapsar. İnsanlar arası iyi ilişkilerin yanı sıra bir takım oluşturabilme, takım ruhunu sağlayabilme ve bu takımı yönetme becerisini gösterme de bu yetkinlik ile olur.
İletişim becerisi: Duygusal zekâ için, iyi iletişim kurabilme becerisi, vazgeçilmez unsurlarındandır. Bu iki türlü açıklanabilir. Birincisi insanın kendisini açık ve net olarak ifade edebilme becerisi, diğer taraftan da başkalarını dikkatli dinleme ve ne söylediklerini tam ve doğru olarak anlayabilme becerisidir
Duygusal zekânın bize getirdikleri nelerdir? Duygusal zekâsı yüksek insanlar mesleki anlamda başka insanlar ile iyi iletişim kurabildiklerinden ve yönetme becerisine sahip olduklarından genellikle çok başarılı olurlar.
Günlük hayatta duygusal zekâ insanların iş arkadaşları ve aile bireyleri ile iyi anlaşabilmelerini sağladığı için, kendileri ve çevresindekiler ile ilgili sorunları çabuk çözümlenir.
Duygusal zekâlı insanlar diğer insanları olduğu gibi kabul edip onları dinleyip anladıkları için sevilirler ve arkadaşlık ilişkileri daha güçlü olur.
Genellikle kendileri ile barışık ve kolay memnun olurlar.
Duygusal zekâmız hakkında az çok bilgi edinmek için örnek olarak aşağıdaki soruları kendimize sorabiliriz.
Kendimi ne kadar iyi tanıyorum? Bazı hallerde nasıl ve neden bu şekilde hareket ettiğimi biliyor muyum?
İradem güçlü mü, yoksa duygularımın esiri mi oluyorum?
Kin, nefret, mutluluk, beğeni vb. gibi duygularla nasıl baş edebilirim?
İletişim kurma becerim nasıl?
Kendimi açık ve net olarak ifade edebiliyor muyum? Başka insanları iyi dinleyebiliyor muyum?
Diğer insanlar ile iyi anlaşabiliyor muyum?
Başkalarını motive edebiliyor muyum? Başkalarıyla çalışmaktan zevk alıyor muyum?
Başkalarına fikir verebilir miyim?
Yönetebilme kabiliyetim var mı?
Başkaları tarafından seviliyor muyum?
Başkaları benimle beraber olmaktan keyif alıyorlar mı?
Aranan birimiyim?
Benden fikir istiyorlar mı?






Hayata Dair…

Zeynep Bayrak│11 FEN


Kırık dökük ışıklar yansıtan dumanlı bakışların ardında kalan gamlı hislerin haykırışı, elemi ve sevinci en derininde gizleyen kalbin sesiz çığlıkları, özlemi mavi örtüsüne gizlemiş gökyüzünün aşina görüntüsü veya buruk bir mevsimin gemlerine yakalanan toprağın silinmeyen dokunulmazlığını görüntülemesidir hayat…

Değişimin değiştiremediği zamanın duyulmaz sesine kulak veren, kabına bir türlü sığmayan hayallere gerçeğe dokunabilmeyi öğreten, gönüllere ıstırap ve sevinci zamansız çizen kaderi, sabırla bedenimize ve ruhumuza tattıran hayat; duyguları, hayalleri, anıları başı ve sonu olmayan ömrüne sığdırır. Bazen efsunlu gözlerin derinliklerinde başka bir yaşam kurmaya fırsat verir bazense yanlışın Ummanları düşüncelerde rolünü sahnelerken tecrübenin verdiği cesaretle doğruluğun sahnesine dem vurmayı öğretir.

Umulmazların umulmadığı anlara umut olur hayat… Kimi zaman susuzluğun kol gezdiği dudakları nemlendiren bir su, kimi zamansa saniyelerle anlaşan bir çiçeğin toprağı olur hayat.

Kaderin olumlu ve olumsuz görüntülerinden oluşan ve zamana karşı savaşan kalbin en güvenli yerinde barınan hayat, yaşananları tekrarlanamayacak bir maratonda yaşatır. Acılı neşeler, sevinçli matemler ve gamlı zamanlardır bazen zıtlaşamadığımız. Çünkü hayattır yaşadığımız…






Meslek Lisesi Memleket Meselesi

Ersen Işık│Mobilya ve Dekorasyon Öğrt.






Mesleki ve teknik eğitimin içine itildiği durum, kalkınmanın, gelişmiş bir ülke olabilmenin yapı taşlarından biri olan sanayi ve teknolojik gelişmenin ihtiyacı olan kalifiye ara personel yetiştirmeyi baltalamaktadır. Avrupa’da sanayi devrimiyle birlikte teknik personele olan ihtiyaç artmış, mesleki okulların sayısı arttırılarak alt yapıları düzenlenmiştir. Çağın gereği olarak sürekli ilerleyen teknolojiye paralel olarak da teknik eleman yetiştirmek önemini sürekli korumuştur. Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi, üretim ve tüketim arasındaki dengeye bağlıdır. Bu da bizi yüksek kalitede üretim yapabilen, teknolojik gelişmelere ayak uyduran, kendi kendine yetebilen bir ülke olmayı gerekli kılıyor. Bu sistemin en önemli parçasını oluşturan teknik kesimin yetiştirilmesi öne kazanmaktadır. Batılı ülkelere baktığımızda birey daha çocukluk yıllarında ilgi yetenekleri doğrultusunda yönlendirilerek en uygu mesleği ne doğru ilerlemekte başarı ile kendisi ve ülkesi için en verimli hale gelmektedir. Biz de ise durum biraz farklıdır. Bir insan çok önemli olan meslek seçimi plansız ve sistemsiz bir şekilde yapılarak yüksek düzeyde iş gücü kaybı yaratılmaktadır. Ülkemizin gelişmekte olan bir ülke olduğunu düşünürsek her gün yeni sanayi atılımları yapıldığı görürüz. Bu kuruluşların dünya pazarı ile rekabet edilebilmesi için Toplam Kalite Kriterlerini tam anlamıyla uygulaması gerekmektedir. Bunun için çalışan tüm personelin işinin uzmanı olması gerekir. Aksi taktirde ekonominin yabancı sermayenin eline geçmesi kaçınılmaz olur. Buradan üretimin merkezinde yer alan teknik elemanın kapasitesinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Bir meslek lisesi öğrencisinin devlete maliyetinin 1500–2000 YTL olduğunu düşünürsek buraya gelen öğrencilerimizin amaçlarının olmaması veya yetenekleri doğrultusunda öğrencilerin yönlendirilmemiş olmasının faturasının ne kadar ağır olduğu görülmektedir. Bu arada her geçen gün büyüyen, telafisi gittikçe zorlaşacak olan kalifiye eleman ihtiyacı ülke ekonomisi için sıkıntı yaratacaktır.
Mesleki ve teknik eğitimin, Yüksek öğrenim önünde eğitimde eşitlik ilkesi ile çelişen engellerin olması, yüksek öğrenimin bir iş kapısı olarak görülmesi, mesleki eğitime olan talebi azaltmıştır. Mesleki ve teknik eğitimin amacı kamu ve özel kuruluşların ihtiyacı olan kalifiye ara personeli yetiştirmek olsa da, bilgisayar bölümünü bitiren bir kişinin bilgisayar mühendisi olasında hiçbir engel in olmaması gerektiğini düşünüyorum. Kanun önünde, fırsat eşitliği ilkesi ile çelişen bir düzende kendine güvenen ve hedefleri olan bireyler yetiştirmek ne kadar mümkün olur?



Öğrencilerimizin hepsinin yüksek öğrenim görmesini isteriz, fakat günümüz şartlarında üniversitelerimizi bitiren işsizler ordusuna katılmasını da istemeyiz. Ülkemiz genç nüfusu yoğun bir ülkedir ki bu potansiyeli doğru yönlendirerek ülkenin kalkınması için kullanmak gereklidir.



Üniversite mezunu gençlerimiz harcadıkları emek ve zamanın karşılığı olarak işsizlik bunalımları ile karşı karşıya kalmaları toplumun eğitime olan inancını köreltmektedir.
Biz eğitimciler; kendi ayakları üzerinde durabilen, üreten e sorumluluk taşıyabilen bir nesil yetiştirmeliyiz. Emperyalist düşüncenin, kısır çekişmelerin, siyasi ideolojilerin kıskacında gençliği kaderine terk etmek ülkenin geleceğini karanlığa mahkum etmek demektir. Eğitimde yapıla hataların bedelini yıllar sonra bu ülkeyi emanet edeceklerimiz ödeyecektir.
Ulu Önder Atatürk’ün dediği gibi; “Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferler ile taçlandırılmaz ise payidar olamaz.” Biz ekonomik bağımsızlığımızı elimizde tutmazsak çok büyük zorluklar ile aldığımız ülkemizi, sömürgeciliği yaşam felsefesi edinmiş ülkelere teslim etmiş oluruz.
Eğer gelecek nesil bizim eserimiz olacaksa gençliğimizi kendine güvenen, mücadeleci, çalışmaktan yılmayan, ülkesini seven ve sahip çıkan ve hedefleri olan bireyler olarak yetiştirmek mücadelesi içerisinde olmak zorundayız.
Tam bağımsız bir Türkiye için mesleki ve teknik eğitime gereken önemin verilmesi dileğiyle.






Futbol Turnuvası

Sait Küçük│11 TM A

Okulumuzun öğrencileri arasında yapılan futbol turnuvası güzel görüntülere sahne oldu…18 takımın katılmış olduğu turnuvada maçlar okulun bahçesinde minyatür kalelerde oynandı. Elemeli olarak yapılan maçlar bir devre 20dk olmak üzere 40dk üzerinden oynandı.
Turnuvada en çok gol atan isim attığı 8 golle Yoksa da Tek 11 TM A takımından Sait Küçük oldu. 7 golle ikinci sırayı M.İ. G.A. M.U. S takımından Mustafa Kaya oldu.
Turnuvada M.İ. G.A. M.U. S ile 11 mobilya takımları arasında oynana maçta 11 Mobilya takımının oyuncuları son derece sert futbolla dikkat çekti. Turnuvada tek kırmızı kart da bu takımda oynayan Haci Çınar’a çıktı.
Bütün maçlarında sakin tavırlarıyla herkesin beğenisini kazanan ve yarı finalde elenen Krallar Resitali takımı turnuvanın en centilmen takımı oldu.
Final maçında Yoksa da Tek TM A ile M.İ. G.A. M.U. S karşı karşıya geldi. Sakin bir şekilde geçen final maçı İbrahim İstanbullu’nun güzel golüyle canlandı. Daha sonra M.İ. G.A. M.U. S Abdullah Yıldırım’ın gölüne engel olamayınca maç berabere bitti. Bu arada Mevlüt Gümüşoğlu’nun kaçırdığı penaltıyı da unutmamak gerekir. Uzatmalarda gol sesi duyulmayınca Hakem Okulumuz Beden Eğitimi Öğretmeni İbrahim Uyumaz seri penaltılara geçilmesini istedi. Penaltılarda rakibini 6-5 mağlup eden Yoksa da Tek TM A, turnuvanın birincisi oldu. Kupa Okul Müdürü Rüstam Şahin tarafından verildi.
Bu turnuvanın olmasında ve sevgi ortamı içinde sona ermesinde büyük emeği olan Beden Eğitimi Öğretmenimiz İbrahim Uyumaz’a teşekkür ederiz.






Masa Tenisi Turnuvası

Sait Küçük│11 TM A

26 Ocak 2007 ile 28 Şubat 2007 tarihleri arasında yapılan masa tenisi turnuvasına 26 öğrenci katıldı. Birnciliği 11 TM B sınıfında Ekrem Özgüler alırken ikincilik 11 TM A sınıfından Sait Küçük’te kaldı.
Elemelerde rakiplerini yenen Sait Küçük, Ekrem Özgüler, Muhammet Aktaş,Lokman Küçük, Osman Demir, İbrahim İstanbullu, Uğur Keleş adlarını çeyrek finale yazdırdı.
Çeyrek Finalde:
Sait Küçük – Muhammet Aktaş
Lokman Küçük – Osman Demir
Ekrem özgüler – Uğur Keleş
İbrahim İstanbullu – Bay Eşleşti
Yarı Finalde:
Sait Küçük – Lokman Küçük
Ekrem Özgüler – İbrahim İstanbullu
Karşı karşıya geldi.
Final maçında eşleşen Sait Küçük ile Ekrem Özgüler birbirlerine üstünlük sağlamak için mücadele ettiler. Okulun bahçesinde yapılan maçta Ekrem Özgüler rakibini 3-1 yenerek birinci oldu.






Üniversite sınavları için yeni model




Fatma Taşçı│11 TM A



Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) haziran ayında açıkladığı raporun son şekli, önceki gün Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e sunuldu. Raporun son şeklinde de üniversite seçme ve yerleştirme sistemine ilişkin olarak geliştirilen yeni model korundu. Bu modelde, tüm lise mezunu öğrencileri “Ortaöğretimi Bitirme Sınavı”na girecek. Bu sınavın ardından gerekli şartları taşıyanlar sınavsız geçişle 2 yıllık yüksekokullara yerleşebilecek. Şu andaki sistemde de uygulanan sınavsız geçiş ile özel yetenek sınavının dışında öğrenciler, 2 yıllık önlisans ve 4 yıllık lisans programlarına girmek için iki ayrı sınav türünde yarışmak zorunda. Öğrenciler önce baraj puanı uygulaması olmayan Temel Düzey Seçme Sınavı’na (TDSS) girecek. Öğrenciler TDSS puanlarına paralel olarak YÖK’ün belirlediği 2 yıllık meslek yüksekokulları ile bazı 4 yıllık lisans programlarına başvuracak, ÖSYM de adaylar arasında yerleştirme yapacak. Üniversitelerin tıp, mühendislik, hukuk gibi bölümlerinde eğitim almak isteyen öğrenciler ise Ders Düzeyi Seçme Sınavı’na (DDSS) girmek zorunda. DDSS, haziranın ikinci yarısında, 4 aşamada gerçekleştirilecek. Karmaşık gibi görünen bu sistemin dershane gereksinmesini artırmayacağı, öğrenciler daha az alandan sorumlu olacağı için sınava gireceklerin sayısının azalacağı raporda özellikle vurgulandı.



2007-ÖSS için başvurular başladı

Özlem Erdem│9 A




ÖĞRENCİ Seçme Sınavı (ÖSS) ile meslek yüksekokullarına sınavsız geçiş için başvurular başladı. 2007-ÖSS’ye, lise son sınıf öğrencileri, lise son sınıfta beklemeli durumda olanlar, ortaöğretim kurumlarının dışardan bitirme sınavına girenler, lise mezunları ve ortaöğretimlerini yabancı ülkelerde yapanlar başvurabilecek.
Ayrıca durumları bu şartlardan birine uyan yabancı uyruklu ve uyruksuz adaylar da başvuruda bulunabilecekler. Ancak bu adaylar, ÖSS puanlarına göre 2007-ÖSYS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu’nda yer alacak yükseköğretim programlarına yerleştirilemeyecek. Lise son sınıfta okuyan öğrenciler, okullarının bağlı olduğu başvuru merkezlerinden, mezun durumda olanlar istedikleri herhangi bir başvuru merkezinden, içinde 2007 ÖSYS Aday Bilgi Formu da bulunan 2007-ÖSYS Kılavuzu’nu 2 YTL karşılığında alabilecekler.






Tiyatro Kulübü Bu Yıl da Ayakta Alkışlanacak

Kübra Toprak│11 SOS A

Tiyatro kulübümüzün bu yıl hazırlamakta olduğu oyun, Turgut Özakman’ın kaleme aldığı “Resimli Osmanlı Tarihi”dir. Oyun iki perdeden oluşan bir komedidir.
Oyun 1960’lı yıllarda yaşayan “Vakıf” adında bir memurun günün birinde hayallere dalıp geçmişe 1870’li yıllara yani Osmanlı Devleti’nin son dönemine gitmesiyle başlar. Vakıf tarihe meraklı bir memurdur ve ülkenin gidişatını değiştirebileceğini düşünmektedir. Elindeki, gelecekten getirdiği “Resimli Osmanlı Tarihi” adlı kitabını paşalara gösterir ama hiç kimse Vakıf’a inanmaz. Sürekli dışlanır kahramanımız. Deli muamelesi görür. Yalancılıkla suçlanır. Vakıf sabah uyandığında her şeyin bir rüya olduğunu anlar ve eski yaşamına geri döner.
Bu oyunun geçen yıl oynanan oyundan oldukça ilginç bir farkı var. Oda idarecilerimizden, öğretmenlerimizden ve okulumuzdaki görevli personelimizden oyunda rol alanlar var. Oyun hakkında kendisinden bilgi aldığımız Tiyatro Kulübü Rehber Öğretmeni Mustafa Othan’ın deyişiyle; “ Konu Osmanlı Devleti olunca, birde içerisinde pehlivan padişah rolü olunca, Rüstem Paşa’mız olmadan olmaz.”
Hazırlık aşamasında olan “Resimli Osmanlı Tarihi” oyunu 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın olduğu hafta sahnelenecek.






Bu Adam Nereye Bakıyor






Aytekin Sücü │Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni






Sabahın insanı çıldırtan serinliği… Rutin Narlık yolculuklarımın sonlarından birini yaşıyorum. Üzerimde yakında Narlık’tan ayrılacak olmanın hüznü, dolmuştan iniyorum. Yüzümde sabahın ve yolculuğun ekşi fotoğrafı, adımlarımda derse geç kalmış olmanın hızlı ritmi, dudaklarımda, her şeye rağmen, bir nihavent musiki… Okula doğru yol alıyorum. Okulun bahçesinde kimseler görünmüyor, belli ki ders başlamış ve Türkçe sevdalısı öğrencilerim sabırsızlıkla beni bekliyorlar.

Okulun bahçesine yaklaşıyorum. Uzaktan, yere çökmüş dereye bakan bir adamın karartısı görünüyor. Yanına yaklaşıyorum. Okul Müdürü Alpay Bey istifini bozmadan, yirmi yıldır vakit buldukça yaptığı gibi, dereye bakıyor. Suyun çıkardığı hoyrat sese kaptırıp kaybetmiş kendini.

— Günaydın, Alpay Hoca’m!

— Günaydın, Aytekin Bey!

Alpay Hoca devam ediyor dereyi izlemeye… Dere de hiç usanmadan söylüyor hoyrat türkülerini hocama. Derse geçiyorum. Yüklemi sonda bulunmayan ne kadar tümce varsa kuruyorum bir şair devrikliğinde. Okuduğumuz şiirlerin sonuncusuna teneffüs zili eşlik ediyor.

Öğretmenler odası kalabalık olur ilk saat. Çaylar hazır olur masanın üstünde. Herkes ilk saat sendromunu atmış üstünden. Alpay Bey, tekrar dönmek üzere ayrılmış sevdalısı dereden ve onun türkülerinden. Çay içiyoruz, Pelin’e gülüyoruz, Mehmet Hoca’nın yüzlerce kez dinlediğimiz Gemlik anılarını dinliyoruz. Onur ile göz göze gelip Mehmet Hoca’ya çaktırmadan gülümsüyoruz ve okulun son günleri olduğu için bolca tayin muhabbeti ediyoruz.

Çok hazin hayallere dalıyorum okulun her köşesinde o günler. Buradan gitmeyi her şeyden çok isterken, tam ayrılacağım günlerde içimdeki bu hüzne anlam veremiyorum. Öğlen araları şiire sarılıyorum. Camdan dışarı bakıyorum Alpay Hoca’nın etraftaki çiçekleri yetiştirmek için sarf ettiği çabaya ve ardından sevdalısı dereye bakmak için sabırsızca yerini almasına özeniyorum.
Narlık günleri bir film şeridi gibi gelip geçiyor gözlerimin önünden. Bir kareye özellikle takılıyorum. Hayatlarının baharında uzun yolculuklara çıkardığımız üç öğrencimizin masum yüzlerini hatırlıyorum ve onları kaybettiğimiz gün duyduğum acı çığlıklar yankılanıyor kulaklarımda. Gözlerim doluyor.


Son gün gelip çatıyor, karne verme vakti diyor Alpay Bey. Bu yıl da son görevimizi yerine getirelim. Öğrenciler ve öğretmenler bahçede toplanıyorlar. Ben arka sıralarda Narlık’tan gidecek olmanın suçluluğu içinde dinliyorum müdürün yılsonu konuşmasını. Bir an ismimin telaffuz edildiğini fark edip kendime geliyorum. Aytekin Hoca aramızdan ayrılıyor diyor müdür bey. Tam da içimden:”İnşallah çağırmaz oraya” diye düşünürken, beni çağırıyor yanına. Gözlerime ve sesime hâkim olamıyorum. Ne zormuş diyorum buradan gitmek. Kısa ve zor bir veda konuşmasından sonra dağılıyoruz. Bahçede ağlayan çocuklar görüyorum peşimden. Heybetli görünüşümden utanmasam, öğreteceğim onlara ağlamanın nasıl olacağını. Kendimi zor tutuyorum. Bir ömrün bir dereye nasıl teslim olabildiğini gördüğüm bu yerde, teker teker hepsine sarılmak ve hüngür hüngür ağlamak geliyor içimden. Öğretmen dostlarımla vedalaşıp yola koyuluyorum. Okulun bahçesine, öbek öbek çiçeklere, el sallayan çocuklara son kez bakıyorum. İlerliyorum. Bir an durup geriye bakmak geliyor içimden, gördüğüm sahneye gülümsüyorum.

Dere yine bütün hırçınlığıyla akıyor

Ve Alpay Hoca dereye bakıyor.

27 Nisan 2006




Ropörtaj




Okul müdürümüz Rüstem Şahin’le gazetemiz adına bir söyleşi yapmaya giderken aklıma farklı bir tarzda bu metni yayına hazırlamak geldi ve öyle de yaptım. Bu konuşmada benim sorularımı göremeyeceksiniz. Sizin için, Müdürümüzün verdiği cevaplardan hangi soruların sorulduğunu anlamak zor olmasa gerek.


Hoş geldiniz. Geçen konuşmamızda söylediğim bir takım sözlerden dolayı, tabiî ki yanlış anlamalar sebebiyle, olumsuz eleştiriler aldım. Bu tür eleştirilere maruz kalacağımı önceden tahmin ediyordum. Söylemese miydim? Girdiği sınavdan başarılı olmayışını son günün akşamı ders çalışmayışına bağlayan öğrenci gibi, ilçemizde bulunan diğer bütün okullar da lise STS sonuçlarının olumsuzluğunu ve geçen senelerde ÖSS’de gösterilen başarının azlığını, sadece lisedeki eğitime bağlıyorlar. Bunun ne kadar yanlış bir şey olduğunu hepimizin görmesine rağmen sadece birimizin dile getirmesi bile ne sitemkâr sözlerin sarf edilmesine muktedir oluyor anlatamam. İlköğretim diploma notu 4,5 ile 5 arası olan bir öğrenci ne ifade ediyor size miyorum ama bize bazen okuma da bile yaşanan ciddi problemleri hatırlatıyor. Sekiz senede kazanılan bir alışkanlığı üç senede yıkmayı omuzluyoruz biz. Karamsarlığa düşerek söylemiyorum bunu, yükün altında daha sağlam durmak için söylüyorum. Peki, başkaları bizim için olumsuz eleştiriler yaparken neyi hedefliyorlar? Onu kestirmek belki zor ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, yükün altında dik tutmaya çabaladığımız ayaklarımıza, kırmak için vurulan balta gibi tesir ediyor söyledikleri. Tekrar söylüyorum tek problemimiz, öğrencilerimizin derse küs olmaları ve çalışarak bir takım şeyleri başaracaklarına inanmayışlarıdır. Bu hastalığa da burada yakalanmıyor, buraya yakalanmış bir şekilde geliyorlar. Bizim okuldan belli başarılara imza atan öğrencilerimize, geldiği yerden her zaman bir sahiplenme görüyoruz. Elbette ki haklarıdır. Emekleridir. Biz de tebriklerimizi sunuyoruz. Başarıda ortağız çünkü. Ama neden bunun tersi olmuyor? Neden bir takım sözlerimden dolayı olmayan sitemi işitiyorum? Bu problemi ancak beraber aşabiliriz.
Evet, ÖSS yaklaştı. Kimin ne yaptığını görüyoruz biz. Sabırla çalışan öğrencilerimiz olduğu gibi, arkadaşıyla bıkmadan tüm gün yapacağı muhabbete geleceğini değişecek öğrencilerimiz de var. Girecekleri sınavdan kimin ne başarı sağlayacağını aşağı yukarı tahmin etmekteyiz. Sizler de biliyorsunuz bu uğurdada büyük bir özveriyle çalışan öğretmen arkadaşlarım var. Tüm bu çalışmalarından dolayı hem öğrenci arkadaşlarıma hem de öğretmen arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Takdir ederim demeliyim. Açtıkları kurslarda
karşılıksız çalışan, hem de çok büyük bir gayretle çalışan öğretmenlerime çok şey borçluyum. Buradaki bulunuş amacımız, hepimizin bulunuş amacı budur, bu olmalıdır. Bu köşede ben olmalıydım, okuldaki falan metre karelik alan aslında benim hakkımdı, bu okulun çatılarını ben yarattım, ben olmasam buranın hiçbir penceresinde cam kalmaz, benden zekisi yok, kahretsin en güzeli benim, tabii bunları kimsenin taktığı yok, sonuç; o zaman yapmam, gider televizyon izlerim siz ozaman anlarsınız benim değerimi, on günlük rapor bunların haklarından gelir, yok yok toplantılarda çığlık atmalıyım... gibi çabalarda yok değil. Yerinde sayanlar, yürüyenlerden daha fazla gürültü ve toz çıkarıyorlar. Ama biz hepsini görüyoruz.

Tavsiye değil de birkaç öğüt verebilirim. Bir ay kala herhangi bir dershaneye gitmeyi kurtuluş kapısı olarak gören öğrencilerim var. Dershaneler son ay hep deneme sınavı yapıyorlar ve sadece sene başından beri kendilerine para akıtan öğrencilerinin eksikleriyle uğraşıyorlar veya uğraşabiliyorlar. Bu tür isteği olan öğrencilerime dershaneye gitmemelerinin daha iyi olacağını söylemek isterim. Okulumuzdaki kurslar zaten aynısını yapacaklarını bana söylediler. Bu çalışmanın dershanelerden daha fazla faydalı olacağına inanıyorum. Paniklemeyin, sabırlı olun. Kendinizi psikolojik olarak sınava hazırlayın. Başarısızlığınız ne sonunuz olacak, ne de başarınız kurtuluşunuz.
Her yıl Türkiye genelinde, Türkiye Felsefe Kurumu’nun düzenlediği felsefe olimpiyatlarına başvurular, Mart’ın ilk haftası yapılır. Mart’ın ikinci haftası (Pazar günü) ise olimpiyat 9 ayrı merkezde gerçekleştirilir. Yarışmada öğrencilere çeşitli filozoflardan üç alıntı verilir. Bunlardan, seçtikleri biri üzerinde bir felsefi deneme yazmaları istenir. Süre dört saattir. Sorular Türkiye Felsefe Kurumu derneğince hazırlanır. Okulumuz 11 SOS A sınıfı öğrencilerinden Muhammet Şahin, Felsefe Öğretmenimiz Mustafa Othan’ın tavsiyesi üzerine olimpiyatlara katıldı.
Samsun’da yapıldı.
Açıklandı. İlk üçte yokuz. Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı İoanna Kuçuradi imzali okulumuz adına düzenlenmiş bir katılım sertifikası aldık. Felsefe olimpiyatlarına katılan öğrencimiz de farklı ortamlar tanıdı. Hazırlayan öğretmenime ve katılan öğrencime çok teşekkür ederim.
Oldukça güzel oldu. Kısaydı diye yapılan sitemlere bakılırsa izleyenler de beğenmiş. İlçemizde yapılan 19 Mayıs etkinliklerinde, en kalabalık okul olduğumuzdan, faaliyetlerin çoğu bize veriliyor. Hakkıyla görevimizi yerine getirdiğimize inanıyorum. Görev alan öğretmen ve öğrenci arkadaşlarıma müteşekkirim.
Bu sayının birkaç sayı hacminde olacağını biliyorum. Gazeteyi hazırlayan arkadaşlarımın aynı zamanda hafta içi ve hafta sonu kurslarında da çalışıyor olması gecikmeleri sevimsiz göstermiyor bana. Ayrıca çok güzel çalışmalar çıkıyor ortaya. Öğrencilerimiz yeteneklerini sergiliyorlar. Öğretmen arkadaşlarımın fikirlerine tercüman oluyor. Yaptığımız etkinlikler yazıya geçiyor. Bunlar güzel şeyler.


Ben teşekkür ederim.







KPSS başvuruları bütün yoğunluğuyla devam ediyor

Sevenay Özcü│11 SOS A

Bu yıl, kamu personeli seçme sınavı kayıtlarının da ÖSS gibi internet ortamında yapılmasına karar verildi. ÖSS kadar yoğun olmasına rağmen tüm ilçelerde kayıt bürosu açılmadı. Artvin’de; il merkezinde, Şavşat’ta, Hopa’da ve Yusufeli’nde açıldı. ÖSS kayıtlarında işlemlerin hatasız bir şekilde başarıyla yapılması, ilden okulumuza böyle bir teklifin yapılmasına sebep olmuştur. Eksik müdür yardımcılığı kadrosuna rağmen teklif, Okul Müdürümüz Rüstem Şahin tarafından kabul edilmiştir. Kayıt işlemlerini okulumuzda Müdür Yardımcısı Mustafa Genç yapmaktadır. İşlemlerin yoğunluğunun ÖSS kayıtları kadar yoğunluk getirmesi, neredeyse okulda yapılan her çalışmada kendisini aktif rolde gördüğümüz Mustafa Genç Hocamıza olan derin görme özlemimizi artan bir şekilde devam ettiriyor. Hocamızın muhabbetine vuslatımız bahara da kalmadı■






Lise birinci sınıflara okul değiştirme imkânı

Ahmet Kasa│11 SOS A




Milli eğitim Bakanlığı’nın yeni genelgesine göre 9. sınıfı bitirecek öğrenciler yılsonunda isterlerse liselerini değiştirebilecekler.
Bu yıl liselerin 9. sınıfını bitirecek öğrenciler 10. sınıfa meslek liselerinden devam edebilecekleri gibi, meslek liselerinin 9. sınıfını bitirecek öğrenciler de 10. sınıfa genel liselerden devam edebilecek. Kararla, mesleki ve teknik lise mezunları, bir yıl çıraklık eğitimine gitmeden diplomayla birlikte ‘iş yeri açma belgesi’ alabilecek.
Bu sene liseler 4 yıllık eğitime geçerken ortak sınıf olan 9. sınıflardan meslek liselerinin 10. sınıfına nasıl geçileceği ile mesleki ve teknik lise mezunlarına verilecek işyeri açma belgesine dair esaslar, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in yayınladığı iki genelgeyle belli oldu. Buna göre 9. sınıfta işlenen ‘Tanıtım ve Yönlendirme’ dersinde öğrencilerin kabiliyetine uygun bir liseye gitmesi sağlanacak. Öğrencilere özellikle mesleki eğitimin önemi anlatılarak bu alana yönelmeleri teşvik edilecek. Halen liselerin 9. sınıfında okuyan öğrencilerin 10. sınıftan itibaren yönelebilecekleri alanı belirlemek ve yöneltme tavsiyesinde bulunmak amacıyla öğrenci ve velisinin tercihleri doğrultusunda öğretmenler tarafından bir ‘Alana Yöneltme Tavsiye Formu’ düzenlenecek. Puan haline getirilecek bu form öğrenciler elektronik, bilgisayar, makine gibi alanları tercih ederken etkili olacak. Öğrenciler öğrenim gördüğü okul bünyesinde eğitimi yapılan veya başka bir mesleki teknik lisede bulunan alanları tercih edebilecek. Alana yerleştirme, 9. sınıf yılsonu
başarı ortalaması yüzde 50, ilköğretim okulu diploma notu yüzde 30, Alana Yöneltme Tavsiye Formu’nda tercih edilen alan için belirlenen değerlendirme notu yüzde 20 oranında
etki ettirilerek yapılacak sıralamaya göre yapılacak.
Liselerin 10. sınıfına geçen öğrencilerden mesleki ve teknik liselere devam etmek isteyenler, haziran sonundan 1 Eylül 2006 gününe kadar tercihlerini belirlemek üzere okul müdürlerine başvuracak. Genel liseler için alan seçimi ise yeni ders yılının başlamasına kadar devam edecek. Genel lise, meslek lisesi ve Anadolu türü program uygulayan liselerdeki öğrencilere, teknik liseye başvuru hakkı verilirken, öğrencilerin dil ve anlatım, matematik, fizik ve kimya derslerinin yıl sonu başarı ortalamasının en az 3 olması gerekecek. Teknik liseler, hem akademik hem de mesleki eğitim veriliyor, ayrıca liselerin fen koluna denk geliyor.
Mesleki liseye iş yeri açma belgesi Ortaöğretimde eğitim-öğretim süresinin 4 yıla çıkarılması kapsamında tüm meslek lisesi mezunlarına işyeri açma belgesi doğrudan verilecek. Yeni mezun olacaklar denklik belgesini diplomalarıyla birlikte alacaklar. 2005-2006 eğitim-öğretim yılından önce mezun olup işyeri açma belgesi alamayanlar da isterlerse mezun oldukları okul müdürlüğüne başvurarak belgelerini alabilecek■




STS SONUÇLARINI DOĞRU OKUMAK

Tamer Yıldırım│Kimya Öğretmeni



Eğitim-öğretim kurumlarında öğrenmenin hangi düzeyde gerçekleştiğini görmenin en iyi yolu, ölçme ve değerlendirmedir. Okullarımızda ölçme değerlendirme sınavları her dersten, dersin öğretmeni tarafından yapılmaktadır. Yalnız bu sınavlar öğretmenden öğretmene ve okuldan okula değişiklik gösteriyor. Bunun bir standardını yakalamak adına ve öğrencilerin kendi bölgelerinde diğer öğrencilere göre seviyelerinin ne durumda olduğunu görmek için ilimizde Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından her dönem ortak bir sınav olan başarı değerlendirme sınavı (STS) yapılmaktadır.
İlimiz adına, yerinde iyi bir uygulamadır. Ancak her sınav sonuçları açıklandığında, kamuoyunda sonuçlar çeşitli şekillerde değerlendirilmekte, kimi okul ve öğrenciler başarılı kimileri de başarısız ilan edilmektedir. Yapılan sınavlarda en az ölçme kadar değerlendirme de önem arz etmektedir. Yerinde analizler yapılarak eksiklikler görülmelidir. Amacımız STS sonuçlarının nasıl değerlendirilmesi hakkındaki görüşlerimizi siz okuyucularımızla paylaşmaktır. Öncelikle sonuçlar “nasıl değerlendirilirse hata yapılmış olur” sorusuna cevap verelim.
Birincisi eğitim-öğretimin aynı şartlarda olmayan(öğretmen sayısı yeterliliği, öğrenci kapasitesi, eğitim materyalleri, ailelerin sosyoekonomik farklılıkları… gibi) kurumları birbiri ile kıyaslayıp başarılı kurum veya başarısız kurum ilan etmek. Örneğin öğrenci sayısı ve öğretmen kadrosu fazla olan bir okul ile bu şartlardan yoksun başka bir okulu kıyaslayıp ‘A okulundan ilk 100 e şu kadar öğrenci girdi, diğerleri bu sayıya yaklaşamadı, diğerleri başarısızdır,’ şeklinde değerlendirmek. Her eğitimli kişinin yapabileceği doğru orantı bağıntısı ile konuya yaklaşırsak, 300 kişinin sınava girdiği bir okulun 30 öğrencisi, ilk 100 e girdi diye 50 kişinin sınava girdiği bir okuldan aynı sayıda öğrencinin ilk 100 e girmesini beklersek bahsettiğimiz hataya düşmüş oluruz.
Diğer bir hatalı değerlendirme örneği ise, bir okulda öğrenci genelinde aynı başarı söz konusu değilken bir öğrencinin derece yapmasıyla o okulun başarılı ilan edilmesidir.
Özellikle ilçemizde sıkça düşülen hatalı bir değerlendirme de ilköğretim kurumları ile ortaöğretim kurumlarını kıyaslamaktır. Bilindiği gibi ilköğretim son sınıfta eleme sınavı yapılarak başarı seviyesi yüksek öğrenciler Fen ve Anadolu Liseleri gibi farklı ortaöğretim kurumlarına gitmektedir. Henüz bu başarılı öğrencileri bünyesinde barındıran ilköğretim okulları ile bu öğrencilerden yoksun, eleme sınavını geçemeyen öğrencileri bünyesinde barındıran orta öğretim kurumlarının ilk 100 e girme başarısı gösteren öğrenci sayılarını kıyaslamak pekte adil olmayacaktır. İl genelinde ilk 100 e giren ilköğretim öğrencilerinin ilçemizden farklı liselere gittiğini düşünürsek, ilçemizdeki liselerde ilk 100 e giren her öğrenci büyük bir başarının göstergesi olmalıdır.
Bunlara ek olarak başarıyı kurum olarak sahiplenip başarısızlığı öğrencilere mal etmekte yine hatalı bir değerlendirmedir. Herhangi bir okulun dereceye giren öğrencileri ile övünürken sıralamada sonlara kalan öğrencileri görmemesi bardağın boş kısmını görmemesidir.
Değerlendirmede asıl yapılması gereken, okulların birbiri ile değil, kendilerinin önceki STS sonuçları ile kıyaslamaktır. Önceki sınavlara göre öğrencilerin başarı sıralamasında genel bir artış olup olmadığını, derslere göre başarı ortalamasının artıp artmadığını ve öğrencilerin hangi alanlarda eksik olduğunu tespit edip, daha da özele giderek tek tek öğrencilerin başarı gelişimlerinin değerlendirilmesi ve bu konuda yapılması gerekenlerin belirlenmesi tek yapılması gerekendir kanaatindeyiz.
Kurumları ve öğretmenleri değerlendirirken, branşlar bazında sınıfların ve okulların ayrı ayrı ortalamalarını tespit edip bu ortalamaların bölgedeki dengi okullara göre sıralamasının ne durumda olduğuna bakmalıyız.
Bütün bunlar yapılırken öğrenciler, öğretmenler ve okullar gereksiz bir yarışın içine sokulmamalı, ödüllendirme ve cezalandırmada, insan psikolojisi göz ardı edilmemelidir. Bu sınavı gereğinden fazla büyütüp öğrenciler arasında gereksiz bir rekabet ortamı yaratmamalıyız. Dostluk ve arkadaşlık sevgisi henüz yeni oluşmaya başlayan küçük ve genç beyinlerin dünyasına stres, kıskançlık ve bencillik yüklememeliyiz. Kaş yapayım derken göz çıkarmamalı, dereceye giren başarılı öğrenciler yetiştireyim derken asosyal, psikolojisi bozuk, yalnızca başarıya odaklanan mekanik beyinler yetiştirmemeliyiz.
Son sözümüz öğrencilere;
öğrenmeyi isteyin, öğrenmeyi öğrenin, öğrenmek için çalışın ve öğrenin, başarı kendiliğinden gelecektir.




VERİMLİ DERS ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ


Ali Kemal Gülcemal│ Kor. Rehber Öğretmen


Ana, baba ve öğretmenlerin, öğrenciden genel beklentisi, onların "derslerine çok çalışıp, başarılı olmaları" yönündedir. Beklenti böyle olunca başarısızlığın nedeni, "yeterince çalışma-mak" olarak görülmekte ve öğrenciden sürekli daha çok çalışması istenmektedir. Oysa gerekli olan "Bilinçsizce çok çalışmak" değil; verimli ders çalışma yollarını iyi bilerek ve bunlardan gereğince yararlanarak etkili çalışmaktır.
Birden çok iş ya da ders üzerinde aynı günde çalışmanız gerektiğinde hangisinden işe başlayacağınızı bilemediğiniz ya da çalışmaya başlamak için karar veremediğiniz anlar oluyor mu? Bu soruya yanıtınız "evet" ise, sizin planlı çalışmayı bilmediğinizi kolayca söyleyebiliriz. Bu tür bir durumla, yani aynı zamanda birden çok dersi çalışmayla yüz yüze geldiğinizde, derslerden her birinin üzerinizde yarattığı ruhsal baskı, bunlardan herhangi birine kendinizi tümüyle vermenizi engelleyerek ve verimsiz biçimde işlerden birini bırakıp ötekine atılmanıza neden olacaktır.
Bu tür kararsızlık ve karışıklık ancak hangi dersi ne zaman yapacağınızı belirli bir sıraya koymakla yani "Karar Vermekle" ortadan kalkar. İşte çalışmada plan; "nasıl", "ne zaman" ve "nerede" çalışacağınıza karar vermek demektir.
Plan yapmak bizim ders çalışırken işimizi kolaylaştırır. Hem zamanı iyi kullanmış oluruz hem daha etkili çalışabiliriz. Hangi gün hangi dersi çalışacağım, saat kaçla kaç arası (saat dilimi) çalışacağım ve hangi dersleri çalışacağım. Bunların hepsinin hazırlanacak ders planın da yer alması gerekir. Ders çalışma planı bir öğrencinin yol haritasıdır. Bu yüzden haritasız yola çıkarsanız, yönünüzü kaybedebilirsiniz.

Çalışma etkinliğini planlarken şu formülü yaratmak faydalı olacaktır.

5 N FORMÜLÜ:

Neyi öğreniyorum (KONU)
Niçin öğreniyorum (AMAÇ)
Nasıl öğreneceğim (YÖNTEM)
Neler öğreneceğim (KAYNAK VE ARAÇLAR)
Ne kadar öğreneceğim (DEĞERLENDİRME)
Plan yaparken de şunlara dikkat etmeliyiz

— İdeal program yerine uygulayabileceğiniz bir program hazırlamanız daha mantıklı olacaktır.
— Ağır bir program yerine esnek bir program hazırlamalısınız.
— 2 sözel ya da 2 sayısal ders peş peşe çalışmamalısınız
— Bir konuya aynı zamanda ve aynı metotla sadece 1 saat çalışmalısınız. Eğer bir konuyu bir oturuşta bitirmek zorundaysanız, çalışma metodunu değiştirmelisiniz. Mesela bir saat ders çalıştıysanız, bir saat test çözün… ilk 30 dakikadan sonra öğrenme veriminiz düşmeye başlar.

— Eğer 4–5 saat sonra hala aynı konuya aynı metotla çalışıyorsanız, fazla verim alamıyorsunuz demektir.
— Uyumadan önce yapacağınız tekrarlar bilgilerin hafıza da daha çok kalmasını sağlar.
— En verimli ders çalışma saatleri kişiden kişiye değişse de genel olarak sabah 8–12 arası, öğleden sonra 16–18 arası, akşam ise 20–23 arasıdır.
— Zihinsel ve bedensel olarak en dinç olduğunuz saatlerde, zorlandığınız derslere çalışın.
— Uykunuzu tam alırsanız, daha verimli ders çalışabilirsiniz. Çalışma ve dinlenme vakitleri günün aynı saatinde olmalı.
— Çalışma ortamı sabit ve sade olmalı.
— Bu çalışmalar zorunluluk değil sorumluluk olarak algılanmalı.
— Ders çalışmadan sosyal aktivitelere başlamayınız, sosyal aktiviteleri (gezmek, futbol oynamak…) kendinize ders çalışma programından sonra ödül olarak verebilirsiniz.
— Ders çalışırken, eksik olduğunuzu hissettiğiniz konulara öncelik veriniz. Bildiğiniz konuları tekrar tekrar okuyarak zaman kaybetmeyin. Bildiğiniz konuları soru çözerek pekiştiriniz.






Adem Demirci(1967-?)
.
.
.

Vedat Eğilmez


1967 tarihinde Yusufeli Ahalt’ta(Evren Mahallesi) doğuyor. İlkokulu İnönü İlköğretim Okulu’nda, ortaokulu İmam Hatip Lisesi orta kısmında bitiriyor. Öğrenim hayatına ise ‘eğitim burada hafif geldiği için’ Artvin Lisesi’ni bitirerek nokta koyuyor. Lastik ayakkabı, yamalı pantolon, rengini yıllara kaptırmış ceket ve aşk… okul yılları. Uzun uğraşlara rağmen istenilen yana yatmayan saç gibi bir gençlik… Avukatın başında olsa dava kaybettirir. Mühendisin başında olsa eli boş döndürür ihalelerden… Öyle bir şey… Adem Ağabeyi’ne kazandırıyor ama… Ne mi? Şairlik. Yusufeli’nde yaşayıp da onunla muhabbet etmeyen bütün insanlara, gönül rahatlığıyla çok şey kaybettiklerini söyleyebilirim. Abartısız, tam bir söz ustası. Okulumuzun beşinci edebiyatçısı, üçüncü felsefecisi de diyebiliriz veya YÇPL sorumlusu…
Askerlik bir türlü aklından çıkmayan kötü bir şarkı gibidir. Acemi birliği ustalık derken sürgünler başlar. Şair olmanın bedelini ağır öder sürgünde. 60 gün askeri ceza evinde kalır. ‘Hayatımın en güzel günleri burada heba oldu.’der. Şarkıcı olsa herkes değer verir, şair oluca cezalar bir yağmur gibi yağar başına. Rumuz: Açmadan solan gül.
1991 senesinde spor totodan yüklü bir para kazanıyor. Hayat sürprizlerle dolu.’6 ay ağalığını yaptım Yusufeli’nin.’ diye ifade ediyor. Tabii para geçliğe benzer, ikisi de istenilmediği halde çabucak uçar gider hayatlardan. Sonuç; bu dünya yalan. Bir keresinde kafa trilyon, dere kenarına hava almaya gider. Balık avlamakta olan bir gence rast gelir. Genç kendisine bir soru sorar. Camiye dökmem diye cevap verir Adem Ağabey. Genç zaman kaybetmeden ikinci sorusunu sorar. Ama ağabeyimiz buna cevap veremez. Bir zaman düşüncelerini işgal eder kul yapısı ve Allah yapısı. Efkârlanır ve kafayı iki trilyona çıkarır.
Beşeri aşktan ilahi aşka geçişi bir rüyayla başlar. Nasıl mı? Şöyle: Uğursuz günler birbirini kovalıyordur. O günlerde bir de mahalle sakinlerinden birinin cenaze törenine katılmıştır. Hem bu olayın etkisiyle hem de her zaman yanında taşıdığı filozofluğunun etkisiyle ölüm fikri derin bir yer işgal etmeye başlamıştır içinde. Yine derin murakabeler yaptığı bir gece uykuya dalmış ve mezkûr rüyayı görmeye başlamıştır. Bilinmeyen veya hatırlanmayan bir nedenden dolayı ölmüştür. Eşin dostun ağlamaları, taziyeler, cesedin yıkanması, kefenlenmesi ve tabuta konulup omuzlara alınması sanki de gerçek gibidir. Tabi bu arada bu ağır rüyanın etkisiyle ağabeyimiz sola dönerken yataktan yere düşer. Uyku ağır, uyanmaz tabii. Sonra sağa döner ve tam tahta yatağının altına girer. Rüyada kendisini mezara indirmişlerdir bile. Mertekler dizilip üstüne toprak atılır. Bu baskıya daha fazla dayanamaz ve uyanır. Terden sel gelmiştir bedenine. Etrafta alışık olduğunun dışında bir karanlığın olduğunu sezer. Elektrikler kesilmiştir diye düşünür. Doğrulur kafası yatağa çarpar. İrkilir. El yordamıyla ve bin bir korkuyla arar çıkışı. Rüya mı, mertek mi sonunda anlar ama yaşadığı da ona yeter. O gün başladığı namaza bugüne kadar hiç ara vermeden devam etmiştir.
İş hayatı 1987’de Elektrik Etüt’e mevsimlik işçi olarak girmesiyle başlar. Artvin ilinin ilk iş durdurma ve yürüyüş eylemini örgütler. Sonunda toplu görüşme beklerken toplu işe son verme olayıyla karşılaşır. İkinci iş başvuruşu yaptıkları grevin tüm ilçede duyulması yüzünden başarısızlıkla sonuçlanır. 1993’te garajlar mevkiinde kahve işletir. 1994’te Maden Teknik Arama’da işe başlayarak altı ay çalışır. AGM’de mevsimlik işçi olmak bir şair için her zaman iyidir.(1995) Ama oradan da sorgusuz sualsiz Milli Eğitim’e memur olarak verilir ve YÇPL’de bugüne kadar devam eden iş hayatına başlar. 1998’den beri burada çalışmaktadır.
YÇPL’de çalıştığı sıralarda korkunç bir kaza atlatır. Okulun çay setinde elektrik kaçacağı olduğundan hem çarpılır hem de yanar. 400 volt elektrik 110 da sıcaklık tam 510 volt akım geçti der bu tapan vücuttan.
‘Bu hayatta varım yoğum iki oğlum’ der. Günde sekiz saat birine sekiz saatte birine ayırır. Geri kalan vakit ise uyku ve mesainin. Takım tutmaz. Bugüne kadar maç muhabbeti yaptığı görülmemiştir. Gazetelerin ekonomi sayfasını okur. TV programlarından Şebnem Kısaparmak’la Paylaştıkça’yı izler. Aşırı duygusaldır. Siyasi guruplaşmaların hiçbirine dâhil değildir. TVT’ye kısa mesaj gönderir.

KÜÇÜK BİR TİYATRO SÖYLEŞİSİ


AHMET KASA: Sayın hocam, tiyatro ile ne zamandır uğraşıyorsunuz?
MUSTAFA OTHAN: Tiyatroya lise yıllarımda büyük bir merakla başladım, tabi o dönemde edebiyat öğretmenimiz oyuncu seçimlerini tamamlamıştı, ben biraz geç kalmıştım ama dekorcu olarak gruba katılmayı başardım.
AHMET KASA: Üniversite yıllarınızda devam edebildiniz mi?
MUSTAFA OTHAN: üniversiteye gider gitmez ilk işim Tiyatro Kulübüne girmekti, onu da hemen yaptım. Üniversite yıllarının bana en büyük katkısı sanat alanında oldu; tiyatro sanatının ne olduğunu, bir oyunun nasıl sahneleneceğini, tiyatro türlerini... v.b gibi birçok şeyi teorik ve pratik yönden öğrenmiş oldum. Aslında tiyatro bir tutkuydu ve ben bu tutkuya yakalanmıştım. Hani ünlü ressam E. Delacroux’ un dediği gibi; “biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti.” Bu sözü kendi hayatıma uyarlarsam, ben tiyatroyla uğraştığımdan beri hayatı daha farklı algılıyorum.
AHMET KASA: o zaman biz de sizin sözünüzden yola çıkarak şu soruyu soralım; tiyatro sanatı insana hayatı nasıl farklı algılatabilir?
MUSTAFA OTHAN: Aslında sadece tiyatro sanatı dersek yanlış yapmış oluruz; çünkü sadece tiyatro sanatı değil bütün sanat dalları hayatı farklı algılamak demektir. Sanat, nesnel gerçekliğin insan usunda (aklında) estetiksel bir şekle dönüştürülmesidir. Burada nesnel gerçeklikten anlaşılması gereken doğadır, toplumdur ve insandır. Bunların toplamı “hayatı” ifade eder. Tiyatro ise hayatın içerisinden bir sestir ve hayatı sahnede temsil eder. Buradaki sahne; aynı zamanda bir sokaktır, kahvehanedir, evdir, savaş meydanıdır, cezaevidir, parklardır, dağlardır ve de köydür, yani hayatın her karesidir.
AHMET KASA: Çok güzel, okulumuzdaki Tiyatro Kulübü de sizin çabalarınızla açıldı, okulumuzdaki tiyatro çalışmaları hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
MUSTAFA OTHAN: 2005- 2006 eğitim öğretim döneminin başında Tiyatro kulübü olarak çalışmalarımıza başladık, çok yetenekli arkadaşlarımız vardı ve biz bu yetenekli arkadaşlarımızdan oluşan bir oyun grubu çıkardık. Oyun grubumuzun sunduğu ilk gösteri 24 Kasım öğretmenler gününde sahnelenen “Öğretmene Armağan” adlı küçük skeçtir. Daha sonraki oyunumuz 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma günündeki “ Anafarta Yiğitleri” idi.
AHMET KASA: Bu oyunlar sonunda izleyenlerden aldığınız tepkiler nasıldı?
MUSTAFA OTHAN: Gerçeği söylemek gerekirse bu kadar beğenileceğini ve takdir toplayacağını tahmin etmiyordum, aldığımız eleştiriler ve övgüler Tiyatro Kulübümüzün biraz daha gelişmesi için bir gerekliliktir çünkü eleştirinin olmadığı bir yerde gelişme olamaz. Ayrıca bu oyunlarda emeği geçen tüm arkadaşlarıma ve bizlere desteğini esirgemeyen Okul İdaresine canı gönülden teşekkür ediyorum.
AHMET KASA: Tiyatro Kulübü yeni bir oyun hazırlığı içerisinde mi? İki tane güzel oyun çalışmanızdan sonra üçüncü bir oyun sergileyecek misiniz?
MUSTAFA OTHAN: Evet, üçüncü bir oyun hazırlığı içerisindeyiz, büyük bir kısmı tamamlanmış olan “ bitmeyen ‘su’ ya da bitmeyen ‘son’” adlı iki perdelik komedi türündeki tiyatro oyunumuz gerekli izinler alınamadığı için çalışmalar geçici olarak durdurulmuştur fakat hemen akabinde yılsonu etkinliği olarak “ Gizli Kamera” adlı oyunun hazırlıklarına büyük bir hızla başladık.
AHMET KASA: Tiyatro Kulübündeki çalıştırdığınız öğrencilerinizden yeteri kadar verim alabiliyor musunuz?

MUSTAFA OTHAN: Tiyatro Kulübü içerisinde gerçekten çok yetenekli öğrencilerim var, bunu sadece ben değil sergilenen oyunları izleyenler de söylüyorlar. Ben canı gönülden inanıyorum ki bu öğrencilerimizden birçoğu bu yeteneklerini mutlaka başka yerlere daha güzel bir şekilde taşıyacaklardır.
AHMET KASA: Son olarak şunu sormak istiyorum; tiyatroyla iç içe olan biri olarak beğendiğiniz tiyatro oyuncuları kimlerdir?
MUSTAFA OTHAN: Tabi bir amatör tiyatrocu olarak cevap vermek gerekirse; Rutkay Aziz, Şener Şen, Metin Akpınar, Zeki Alaysa.
AHMET KASA: Bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ediyor ve çalışmalarınızda kolaylıklar diliyoruz.
MUSTAFA OTHAN: Ben de teşekkür ediyorum.






Sevgi


Zeynep Bayrak│11 FEN


Açmamış bir goncanın, yara almış bir gönlün, yok olmamış bir duygunun, bazense ucu ve sonu belli olmayan yokluğun kaderine nakışla işlenen bir duygudur sevgi…
Bazen mutluluğun gürültüsünü çizer zamana inat çalışan kalplere. Bazen varlığını boşluğa gömen duygulara bir mum, bazense küllenmiş anıları yeniden alevlendiren kordur gönüllerde. Yokluğun sessizliğinde açabilen bir gonca, semanın küskün yüzünde parıldayan bir güneş, karanlığın yalnızlığında can bulan bir yıldız, kalbin yosun tutmuş tarafını onaran bir duygu olan sevgi, hüzne bürünmüş kadere her gün biraz daha gençleşen güneş gibi doğar. Düşlerde genişleyen hayalleri kalbinden taşırdığı busesiyle ıslatan, tebessümle yoğrulmuş duyguları gönlünün en ihtişamlı görüntüsüyle çizen sevgi, esrara boyanan gönülleri ferahlatır.
Ellerin tutamayıp gözlerin yakaladığı, hislerin dokunabilip habersiz sarabildiği bir sırdır sevgi…
Umutların dudağında mutluluğu taşıyan, kalbi bin parçaya bölen sihri yok eden, duyguları esiri altına almış hüznü boşluğa gömen, karanlığın sessizliğinde büyüyen korkusuyla süslenmiş tebessümüyle silen sevgi, duyguları hayata, çiçeği toprağa, insanı ise insana bağlar. Zorluğa karşı direnmeyi, zamana karşı savaşmayı, mutluluk ile barışık olmayı sağlar. Güneşini kaybeden semaya sabır olarak doğarken, mutluluğu kaybeden bizlere umut olarak doğar.
Hayatta pusulamızı kaybettiğimiz bir anda yüreğimizde filizlenen sevgiyi kaderle birlikte başka diyarlara savurmamak için hayallerin tebessümle süslediği duyguları, kalbimizin en derin yerine gömmeliyiz. Böylece sevgiyle birlikte sevmeyi ve sevilmeyi de öğrenebiliriz.






Eğitimde Batıl İnançlar(2)


Vedat Eğilmez


Genellikle veliler toplantısında kendisine sıkı sıkıya bağlanılan bir hurafe bu. Eğitime farklı bir bakış açısı kazandırdığı bile söylenebilir. Kimsenin zarar görmemesini hedef alır. Başarır da. Oldukça hümanist bir söylemdir. Egzistansiyalist öğeler de içerdiği inkâr edilemez.
Senaryo çoğunlukla aynıdır: Çocuk çalışmadığından bir sürü dersten kırık not alır. Bu yüzden kendini kötü hisseder. Bir boşluğa düşer başka bir deyişle. Çalışmayı yine de göze alamaz. Çalışmadan başarılı olmanın yollarını arar, bulamaz. Huzursuzluk kalbi aşıp çehreye yansıyınca veli okula gelir öğretmenleriyle görüşür. Öğretmen ne yapsın? İki atasözü bir hurafe, tatlıya bağlar olayı.
‘Sayın veli; çocuğunuz oldukça zeki. İsteyince fevkalade anlıyor. Ama gereken çalışmayı yapmadığından başarısız oluyor. Ağaç yaşken eğilir, sakla samanı gelir zamanı, falan filan…’ Zeki kelimesi olayı bitirmiştir. Veli huzura kavuşmuştur. Kimse zarar görmeden bitmiştir görüşme.
Sonuç: Çocuk zekidir fakat geri zekâlılarla aynı sonucu paylaşmaktadır. Kafası her şeyi alıyordur ama yalnız çalışınca başarılı olunabileceğini almamaktadır. Zekidir zeki olasına da çalışmakla elde edecekleri ile çalışmamakla kaybedeceklerini iyi hesap edememektedir. Kafası haylazlığa çalışmaktadır. Vs…
Bu sonuçlara bakılırsa batıl inancımız toplumumuzda bayağı bir yer işgal etmektedir öyle ki zeki olmayanların sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır.
Kafayı her insan kapasitesi oranında kullanır. Ne olursa olsun geleceğini inşa etmek yolunda yorulmayan kafa, gelecekte, kazandığı değil çevresinde yaşayan insanlardan kendisine kalanı, sahiplenmek zorunda kaldığı için daha fazla yorulur. Çalışırsa rızkını değiştirir demiyorum, değiştiremez, ama onu daha anlamlı kılar.
Velhasıl, anlamada hiçbir problemi olmayan, isteyince oldukça başarılı olabilen ve her alanda zehir gibi pratik yöntemler üretebilen bir çocuk çalışmıyorsa, bu yüzden de başarısız oluyorsa ona gönül rahatlığıyla geri zekâlı diyebiliriz. Biyolojik problemleri olsaydı gönül rahatlığıyla diyemeyecektik çünkü.






Yalnızlık



Zeynep Bayrak



Pencereme vurup dağılan yağmurun sessizliğisin sen

Akrebin yelkovandan kaçması belki de bu öfken

Seni paylaşamıyorum bilmem neden

Çoğu zaman soruyorum kendime ben Sen misin beni uçuruma iten

Yoksa ben miyim seni bu duruma getiren

Zamana bile of dedirten

Paylaşılamayan bir hiçsin sen

Mısralara bile dökülemeyen

Kalbin gizli dilini bilmeyen

Zamansız bir misafirsin sen

Çoğu zaman soruyorum kendime ben

Sen misin beni uçuruma iten

Yoksa ben miyim seni bu duruma getiren.